31 Ocak 2017 Salı

10) , 11) veee 12) Gel zaman git zaman...

"Güzel güzel yazıyorum, böyle iyi oldu, sorumluluk sahibi bir insan bilinciyle çelınc yarım kalmasın aman devam edeyim demek iyi geldi" şeklinde düşünceler geçiyordu aklımdan... Sonra bir baktım cevaplanmamış 3 soru birikmiş. Aaa neden?! Sorumluluk falan yalanmış; annemler Ankara' da olunca yavruyu anneanneye kakalayıp iki satır yazacak vaktim oluyormuş meğer... Neyse... Artık biriktirip beşer beşer mi yazarım bilmem ama görmek istiyorum 17. soruyu.

Önce 10. Soruya bir daha bakalım; "Asla unutmak istemediğin anın?" diyor. Çiçeği burnunda tabir edilen cinsten, hormonları henüz tam olarak normale dönememiş bir anne olarak aklıma elbette yavruyu sarıp sarmalayıp yanıma getirdikleri o ilk an geliyor gözümün önüne ama onu zaten unutamam. Sonra düşününce bir kar manzarası geliyor hemen aklıma: 6 -7 sene önce Ankara'ya geliyorum, kardeşim o zaman öğrenci burada, ben de minik ve güzel bir şehirde mutlu mutlu yaşıyorum o zamanlar. Kardeşimin doğum gününü katlayıp Dikmen de oturan kuzenimin evine geri dönmeye çalışıyoruz. Çalışıyoruz çünkü burası Ankara, kışın ayazı var, akşamın bir vakti, kar başlamış ve gideceğimiz yer Dikmen! Taksiler ya çalışmıyor ya da gidecegimiz muhiti duyunca bizi almıyor! Neyse, bir şekilde ulaştık sokağa, kardeşim elimi sıktı, sokak lambasının ışığında  yere düşen tombul kar taneleri sayesinde güzel görünen yokuşlar arasındaki manzarayı gösterip "Abla bak bu anı unutmayalım tamam mı hep aklımızda kalsın" dedi. Kendimi çok mutlu, huzurlu ve galiba en çok da umutlu hissetmiştim o an. Hala ne zaman Ankara'dan nefret edecek gibi olsam, ne zaman boğulsam o anı düşünüyorum. O anki hislerimi ve o manzarayı unutmak istemem bu yüzden..

11. Soru ise evdeki en eski eşyayı ve anlamını soruyor. Okuyunca bir tüh dedim, çünkü en son "Bu ev niye hep dağınık yeeeaaaaaa" diye dellenip sinir krizine ramak kala evdeki kıyafetlerden başlayıp dolaptaki bardaklara kadar attım daha geçenlerde. Ev daha mı toplu düzenli? Hayır. Zaten eşyası az olan evimdeki dağınıklığı minik minik oyuncaklar, salonda duran tencere kapakları, her odaya birer tane bırakılmış ıslak mendil ve 4 numara bezden oluşan ( Çünkü bez değiştirmek dünyanın en zor işi, beyefendiyi nerede kıstırmayı başarırsam orada degistirebiliyorum!) şeyler yapıyormuş. Boşa delirdim yani, hadi sıkıysa bunlari at! Yine de dolaba bakınca şu siyah pantolonu buldum.


10 senelik, üniversite bitmeden almıştım. Hem bir türlü modası geçmedi ( ay belki geçmiştir kaç aydır dünyadan haberim yok) hem de üstüme hala oluyor. Hala oluyor, çünkü karnımda bir bebek taşıdığım ve dışarı çıkardıktan sonraki kısıtlı bir süre dışında yani yüz senedir falan aynı kilodayım. Böyle yazınca acayip havalı oluyormuş yalnız haaa... "Ayyyyy çok zayıfsın hasta mısın, kaç kilosun? ya da Aaa çok zayıfsın sütün yetiyor mu?" cümlesini 183637938 kere duyunca hiç öyle hissetmiyorsun ama...

Neyse geldik 12. soruya: "Son 10 yılda hayatında neler değişti?" diye soruyor. Bi kere ben bayaaaa yaşlandım. Bazen kendimi hala aynı enerjide hissettiğim oluyor ama yok, iki saniyede geçiyor. Aslında güzel şeyler oldu: çok istediğim ve emek verdiğim işime kavuştum ( sonra da ayrılmak zorunda kaldım, işte bunlar yaşlılığın alt yazısı), derken istediğim bir başka işe kavuştum ve Ankara'ya taşındım ( kardeşim gitti gideli sevmiyorum seni Ankara), sevdiğim adamla evlendim hatta bir de yavru dünyaya getirdim. Bunun dışında benim de herkes gibi çok mutlu olduğum ya da saatlerce ağladığım zamanlarım oldu. Sevdiklerimi kaybettim, yeni dostlar kazandım, başka şehirler başka türlü insanlar ve hayatlar tanıdım, gezdim dolaştım içimde bir başka ben buldum. Her zamanki gibi biraz somurtkan ama aslında daha olumlu ve ne yaptığını daha iyi bilen bir ben. Aslında bakınca şu on seneyi ve yenilenen beni sevdim.

25 Ocak 2017 Çarşamba

9) Gidemedim ya..

Memleketin moktan zamanlarında (bu zamanlar resmen kalıcı oldu yalnız bir kaç senedir, bir tatsızlık olup geçmiyor tatsızlık denizinde yüzüyoruz sanki) hep hissettiğim nefesim daralıyormuş hissi geldi yokladı beni 9. soruyla birlikte; zorunlu olarak göç etsen hangi ülkeyi seçerdin diye soruyor çünkü.

Okuyunca refleks olarak Avrupa' nın çeşitli köşelerinde yaşayan akrabalarımı düşündüm ışık hızıyla... Kendimi bir yakınımın yanına atacağım ya! Zorunlu göç falan deyince beynimde bir kaçıp kurtulma hikayesi canlanmış olsa gerek. Yoksa bizi alıp bağrına basacaklar mis gibi hayat standartlarına buyur edeceklerse neden dünyanın en refah ülkelerinden birine gitmeyelim. Soğuk çok sevmem ama yeşil ve göllere bayılırım, idare ediveririm artık!


Şaka bir yana, her gün oflaya poflaya memleketten şikayet etsek de, mecbur kalmayalım bir yere gitmeye... Zorunluluğu bırak, iş için bile ülke değiştirmek söz konusu olunca listeye bakıp bakıp "naaapcam ben buraları yaa boş ver" demişliğim var. Evet hiç mi hiç memnun değilim durumdan ve gidişattan ama demek ki içimde iyi kötü bir bağ var koparılması öyle kolay olmayan. Yalnız şöyle bir ironi de var, yıl başından sonra uyanıp da yavrunun ilk dişine sevinmeye çalışırken olayları duyunca suratımdaki gülümseme parçalandı; "kusura bakma yavrum seni de burada doğurdum, bari oku falan da git şu memleketten" dedim. Demek ki çocuğun geleceği için endişeliyim, kendim gidemiyorum ama o daha iyi bir yerde olsun istiyorum!

Bence bu çok acıdır: Acemi bir anne daha dibinden ayrılmadığı minnak yavrusunu bir yere göndermeye hazırsa memlekette hakikaten iyi gitmeyen bir şeyler var demektir...

Evet, belki turistik meraklar ve eğlenceli cümleler için sorulmuş bu soruyu da karalar bağlayarak cevapladığıma göre konuyu burada kapatıyorum.


7) ve 8) Erkek kedi!

Sevgili çelıncın 7. sorusu hangi hayvan olurdun, 8. Sorusu da bir daha dünyaya gelsen kim olurdun diye soruyor.

İlk soruya cevabım net; kedi diyorum. Bu aralar beni canımdan bezdiren bel ve sırt ağrılarım yüzünden soluğu doktorda alıp "bir şeyin yok yorgunluktan" cevabını duyunca acaba tembel hayvan olmak nasıldır diye hayallere daldım ama yok yok cevabım kedi. Resmen hayran kalıyorum her hallerine. İsterse yanına sokulup kendini sevdirir, ve illaki seveceksin kaçış yok, istemezse döner totosunu gider hatta sen onun evinde kalıyormuşsun da o sana izin veriyormuş gibi havalara girer... Zaten estetik görünümleri benim favorim, cinsi ne olursa olsun. Biraz yüzsüz buluyorum kedileri, hem de zeki... İnsanlara çok mu benziyor ne!  Seviyorum işte elimde değil. Konforlarına düşkün olmaları da benim kendime benzettiğim bir özellik. Konfordan kastım büyük şeyler değil, yaşadığım yeri minik minik özelleştirmek. Tam sırtıma göre bir yastık, tam istediğim pofidikliğe sahip bir tv battaniyesi, tam kitabı koymak istediğim yerde bir sehpa... Alerjiydi, ev arkadaşlarıydı, bitmek bilmez seyahatlerdi derken hiç kedim olmadı ama olsa kesin iyi anlaşırdık. Bazen mesafeli bazen öpücük delisi bir ilişki. Benden de kesin iyi bir kedi olurdu yalnız; biraz miskin ve  sevdiklerine yılışan cinsten...

Yeniden hayata dönsem kim olurdum bilmem de erkek olmak vardı diye söylendiğim çok olmuştur. Bak mesela bi kaç cümle söylenmek istiyorum tam yazacaktım "anasını sattığımın memleketinde kadın olmanın hep kötü tarafını gördük" diye... Al işte! Niye anasını satıyoruz arkadaşım babası beş kuruş etmiyor diye mi... Ay neyse ne kadar söylensem hepimizin bildiği klişelere hapsolacağım. Yine de bir kaç şey yazayım: sadece kadın olduğum için hem okurken hem çalışırken ciddi fırsatları elimden aldılar. Kusura bakmasınlar fırsatları kaçırmadım tüm yeterliliklerim diğerlerinden iyiydi...  Kocamın yumuşak kalpli güzel bi insan olduğundan söz ettim herhalde daha önce. Her şeyi ortak yaparız evde, insanlar da bana bunun için sürekli şükretmemi söyler ondan şikayet edersem de beni kınarlar. Niye? Bir erkek evde yemek pişiriyor, çocukla ilgileniyor ya da temizlik yapıyor diye mi? İnsan olmak ve aynı evde yaşamakla ilgili bu basit durum için beni ayıpladıklarını bile biliyorum. Niye? Ben kadınım... Yani her bir haltı benim yapmam lazım. Üzgünüm ama şu şartlar altında bile ben her zaman daha fazla şey yapıyor, daha fazla sorumluluk alıyor ve yoruluyorum. Yolda sokakta ve hatta profesyonel ortamlarda kadın olarak girdiğimiz sıkıntılara hiç değinmeyecegim yazı zaten kontrolden çıktı başka bir yere gidiyor. Sadece çok bunaldığım ve erkek olmayı dilediğim olmuştur evet, yine de bir erkek çocuğu büyütmeye çalışan kadın olarak şöyle bitireyim: yaşadığım haksızlıklardan bıkıp böyle desem de her zaman kadın olduğum için mutluyum.

Fevkaladenin fevkinde bir sapmayla bu soruyu da tamamladığıma göre ben kaçıyorum. 

23 Ocak 2017 Pazartesi

6) Aşı ve bir takım analizler

Hafızayla ilgili okuduğum şeyler  çoğu zaman beni hayrete düşürmüştür..Hipnozla çoook eski anılara gidilebilmesi, aslında anıların hiç kaybolmaması falan da çok ilginç gelmiştir bana. O yüzden annemlerin bunu hatırlaman mümkün değil diye diretmelerine rağmen en eski anımın 2 yaş civarı olduğunu tahmin ediyorum.

Ülkemizde aşılar 30 sene önce çok mu farklı mı uygulanıyordu (sanmıyorum) bilmem ama benim yavru için verdikleri aşı kartından (bakıp bakıp hiç bi halt anlayamadığım minik kağıt oluyor kendileri) gördüğüm kadarıyla; rutin bir aşı için 1.5 yaş civarı yaptığımız hastane ziyaretini hatırlıyorum!

Büyük amcamın kucağındayım, karanlık bir binaya giriyoruz, beyaz kıyafetleri ile bir hemşire önümüzden geçiyor, sonra montumu çıkarıyorlar ve o hemşirelerden biri koluma aşı yapıyor. Ağlamıyorum. Amcamın ha bire "aferin kızıma aferin kızıma bakın hiç ağlamadı" deyişini hatırlıyorum.

                            

Bunu ilk anlattığımda annem şok oldu çünkü gerçekten de o sene Avrupa'dan izne memlekete gelen amcam beni aşıya götürmüş ve ağlamamışım, böyle bir olay gerçekten mevcut. Biz de vardık diyorlar, ama annemleri hatırlamıyorum, tabii bir de ısrarla hatırlaman mümkün değil diye belirtiyorlar. Belki bizden duyup hayal etmişsindir şeklindeki teorilerini ise kabul etmiyorum çünkü çok net bir şekilde bina, hemşire ve montumun çıkarılmasını hatırlıyorum.

Ay bak bana yandan yamdan bi analiz geldi şimdi... Ben bu yavruyu aşıya götürürken acaba bu yüzden mi korkuyorum? Ya çok etkilenirse diye tedirgin oluyorum...? Benim yavru da ağlayan tiplerden değil, adet yerini bulsun diye bağırır bir dakika o kadar. Asıl mesele onu sabit durmaya zorlamak, çünkü o bir fırtına o bir tazmanya canavarı o bir durma özürlü... Ben canı acıyacak diye değil de korkacak diye bu yüzden hayıflanıyorum galiba, ya hatırlarsa diye...

Evet, bunu da çözdüğüme göre lafı uzatmaya gerek yok.

Bu da böyle bi anımızdı işte...

21 Ocak 2017 Cumartesi

5) Sadece özledim


Bugünün sorusu beni biraz gülümsetti, çünkü konu özlemek olunca çocukluğum çıkageldi. 5 soru; her zaman ve bazen özlediğin iki şey nedir diyor. 

Özlemenin bende yeri ayrı, çünkü bir şeyi ya da birini sevdi mi her şeyi ile seven, görüntüler, sesler ve kokular bulutu içinde hatırlayan, hafızası biraz tuhaf çalışan bir insanım. Günlük gereklilikler konusunda hep dalgın ve unutkan olmakla birlikte seneler öncesinin salakça bir olayının en lüzumsuz ayrıntısını ise çok net hatırlarım. 

Geceleri uyuyamadığımda aklıma getirip izlemekten hoşlandığım anılar var çocukluğumdan kalma... İşte ben onları hep özlüyorum. Daha ilk okuldayım, yazları köye gidiyoruz anneannemlerin yanına, zaten onlar da sadece yazın gidiyor, işçilerin başında duruyor son baharda hasatla birlikte geri dönüyorlar. 3 aylık yaz tatilinin her gününü orada geçirmek istiyorum. Sabah erkenden kalkıyoruz, anneannem kesin ekmek pişiriyor ya da "hatık". İçine tereyağı sürüyor, tabii yanında bir de yumurta... İstemezsem yemiyorum, annem gibi zorlamıyor. Sonra kendimizi dışarı atıyoruz. Bazen bisikletlere binip alıp başımızı gidiyoruz bahçelere elma toplayıp yemeye, bazen piknik yapmaya, bazen de meydanda erkek çocuklarıyla bir olup akşama kadar futbol oynuyoruz. 

Anneannemin tek kuralı var öğle sıcağında 1 saatliğine eve gitmemiz gerek. Gidiyoruz, zaten acıkmış oluyoruz zor alıyoruz soluğu evde. Ekmeğin üstüne yoğurt sürüp veriyor afiyetle yiyoruz. işi gücü bırakıyor bize sarılıyor, öpüyor kuzenim, kardeşim ve ben dünyanın en mutlu çocuklarına dönüşüyoruz. Mesela tüm baş örtülerini ortaya döküp, oramıza buramıza bağlıyor elbise yapıyoruz, elimizde mısırdan mikrofonlar balkonda şarkılar söylüyoruz. Bahçede kocaman bir söğüt ağacı var, gölgesinde çamur oynuyoruz bazen, tüm bahçeyi milyon kere sulayıp yapış yapış bırakıyoruz. 

İkindi vakti anneannem işlerini bitiriyor, köyün meydanında yaşlıların toplandığı gölgeliğe oturmaya gidilecek ya köy yeri falan demiyor; üstünü değiştiriyor, Arko kremini önce kendine sonra bize yoğurt misali sürüyor ve evden çıkıyoruz. Orada türlü şebeklikler yapıyor bazen de diğer anneanne ve dedeleri dinliyoruz, hepsi hepsi bizi seviyor. Akşam yemeğinden sonra da tüm köy çocuklarıyla birlikte saklambaç başlıyor. Yorgunluktan bayılacak hale gelene kadar oynayıp eve dönüyoruz. Çok mızmızlanırsak anneannem elimizi yüzümüzü ve ayaklarımızı yıkayıp bizi yatağa yolluyor. Annem ya da yengem varsa yandık, o vakitte bizi banyo bekliyor! 

Uyku faslı gelince de bu sefer anneannemi bölüşemiyoruz, hepimiz onun yanında uyumak istiyoruz. Bazen şöyle bir çözüm buluyoruz işin içinden çıkamazsak; önce benimle yatıyor anneannem, sabah namazından sonra kuzenimle, diğer gün sırayı kardeşim ve diğer kuzenim alıyor. Anneannem bir kez of demiyor, bir kez hayır demiyor bize. Dedem çalıştığı için onu daha az görüyoruz ama gündüz bir yakalarsak onun da yakasından düşmüyoruz. Bizim köyde bakkal yok ya, hepimizi traktöre bindirip yan köye dondurma almaya götürsün diye tepesine çıkıyoruz, o da her seferinde tamam diyor. Yaz tatili bitiyor, eve döneceğiz artık el mahkum. Neyse ki okulu çok seviyorum, bizden bir kaç hafta sonra işlerini bitirecek anneannem ve dedeme sıkı sıkı sarılıp hemen gelin diyorum. Ahhhh, ben bu günleri çok özlüyorum hep özlüyorum.


                                          Galiba özeti de bu oluyor o mutlu zamanların

Bazen... Bazen de küçük bir şehirde yaşamayı özlüyorum; arkadaşlıkların daha kuvvetli olduğu, işlerin 2 saatte falan mucizevi bir şekilde halledilebildiği, apartman komşuları tanındığı için kapının çat diye açılabildiği, hani bazen dedikodusu bol olsa da insanların birbirine içten davrandığı, çocuğuma bir saat bakacak birisi olsa diye ağlamak yerine bunun için insanların sıraya gireceği...


4) Prospektüs delisi

Kendime inanamıyorum, yarım kalan yazımı ("iraz kısa yazsan çoktan biterdi o yazı" diyen iç ses, haklısın!) tamamladım ve 4. sorunun cevabını da yazdım. Çünkü "Etrafındakiler sana hangi sorunun çözümü için gelirler?" diye soran 4. sorunun cevabını hemen verebilirim; her şeyin. 

Empati yeteneğim gelişmiştir, ağzımdan da laf çıkmaz e bir de her halt için manyakça okuyan ve kimseciklere güvenemeyen bir çeşit deli olduğum için her "soru"'ları için gelirler sağ olsunlar. O yüzden sorunlardan değil de çözümde ilk adım olan sorulardan giderek anlatayım.

Ay bi dakika, aklıma bilmiş abla Asya geldi, programı vardı, yavruya çeşit çeşit sorular soruyorlar o da akıl almaz cevaplar veriyor (ama mutlaka ve mutlaka cevap veriyordu yani!) izleyenleri gülmekten kırıp geçiriyordu. Sevimli mi itici mi karar veremezdim denk gelip de izlediğim zaman. Onun gibi miyim ne?

                                             İlla ki bir cevabım var

Sorulardan örnekleyeyim anlatması kolay olacak böyle:

-Mızmız, bu Allahın öküzünden ayrılmalı mıyım? Söz konusu bir öküzse elbette ayrılmasını salık veriyorum. Yok efendim sinirle öyle diyor ama asıl yamukluk kendindeyse nazikçe başlayıp gözünü korkutacak şekilde üstüne giderek vaazımı bitiriyorum, kendine geliyor.

-Mızmız, sence hangisini (burada söz konusu ürün mobilyadan biberona, elbiseden kitaba, alet çantasından saç bakım kremine kadar değişkenlik gösterebilir) almalıyım? Bakınız fiyat kıyaslama için sorarsanız onu çok iyi tahlil edemem çünkü her üründe aradığım temel özelliklere bakar ona göre delice araştırıp karar veririm bazen fiyatı düşünmem. Peki ben deli miyim her şey araştırılır mı? Galiba deliyim, hiçbir şey yapamasam ürünlerin altını üstünü her yerini satır satır okurum. Napiim ben de böyle bi huzursuz insanım.

-Mızmız, müdür/direktör/oda arkadaşımla anlaşamıyorum, şikayet mi edeyim çirkeflik mi yapayım ne yapayım? Kelin merhemi olsa... demem mutlaka içini rahatlatacak bir şey söylerim. İşin içinde gerçek bir mobbing varsa takip edebileceği yasal yollarda da destek olurum.

-Mızmız, başım ağrıyor ne içeyim? Şu iki ilacı birlikte içeyim mi? Hayır doktor değilim ama prospektüs okumaya bayılırım. Çünkü (doktor akrabalarım arkadaşlarım alınmasın ama) doktorlara güvenmiyorum. Sadece prospektüs okuyarak kendimi 1 kez annemi 2 kez ciddi sonuçlardan kurtarmışlığım var. Elbette doktora git derim, kendim de giderim ama zaten çooook zaruri değilse ilaç kullanılmam. Ay bir de, uzatacağım ama yazayım, benimki böbrek taşı düşürüyor bir ara kıvran kıvran deli oldu ağrıdan (taş olduğunu bilmiyoruz o an), hafta sonu ve acilde tabii yüzümüze bakan yok, iğnelerin etkisi geçince adam perişan. Ağrı da sağ tarafta ya, hem de karnında başlıyor, acaba apandist olabilir mi diye içimde bir kurt... Bir doktor yakınımızı aradım, durumu anlattım, apandist olabilir mi diye şüphelendiğimi ama şöyle şöyle olduğu için pek de ihtimal vermediğimi söyledim. Ne yapalım diye sordum. Bir sessizlik oldu, "Şerefsizim ben böyle teşhis koyamam, koysam anlatamam" dedi sonra da gülmeye başladı. Hala ortamlarda beni anlatır, güleriz, ama teşhisim doğruymuş naber;)

Veee bu liste uzar gider. Bir seneden fazladır da hamilelik ve bebekle ilgili sorularla kuşatılmış durumdayım ki onları buraya yazmak istemiyorum. Referans gösteriyor, başımdan geçenleri aktarıyor ama hep belirtiyorum; arkadaşım işin bilimsel temeli şu, kitaplar da şöyle diyor ama terzi kendi söküğünü dikemezmiş, sen bana çok bakma!

20 Ocak 2017 Cuma

2 ) ve 3 ) Yeşil kupa, çaylarrr ve bir takım kitaplar

Gecikmeli de olsa azimliyim yazacağım, başaracağım diye kendimi motive ederek geldim meydan okumanın ikinci ve üçüncü sorusuna. İkinci sorumuz "Kalbini kazanmanın 5 yolu".

Bunun cevabını da epey bir düşündüm, sonra kestirmeden gitmeye karar verdim. Kalbimi kazanmış koca insanı örneğinde bu işi kolayca açıklarım dedim, gıcık bir olayı anlatarak mevzuu özet geçeceğim.Neyse uzatmayayım...

Acayip lohusa kafası yaşadığım günlerden bir gün, kocam olacak yumuşak kalpli insan elinde bir kupayla çıktı geldi. Dışı yeşil, içi beyaz porselen bir kupa, öyle aman aman bir şey değil, market raflarında falan hep gördüklerimizden. Ama ben öyle bir sevindim ki... Sebep? Çünkü hayatımın anlamını daha fazla, daha fazla ve daha fazla süt üretmek zannettiğim ve hayattaki değerimi cc/ml cinsinden ölçtüğüm o tuhaf zaman diliminde, sabah akşam değişik bitki çayları içiyordumb o da bana kupayı uzatırken "Bu senin süt çayı kupan olsun, sana aldım" dedi! Bakınız, işte bu düşünceli olmak ve küçük sürprizler yapmaktır ve beni benden alır. Sevinçten ağladım demeye gerek yok herhalde, beni o kadar tanıdınız..
                                                ayol vurulduğum kupa da aynı bu işte...



Ayrıca günün başına dönersek; evde yine terör estirmişim, daha doğumdan önce gelip bana destek olan, Allah var ya her türlü kaprisimi de hiç ses etmeden çeken annemleri kırmışım (zaten kocamın pestilini çıkarmışım, o kesin) ama o beni mutlu etmek istemiş. Üstelik ben atlattığım sinir krizinin ardından "Noluyo be bana, iyice iğrenç bişey oldum herkesi üzüyorum" diye böğürerek ağlarken yanıma gelip, "Olabilir böyle şeyler, kızmak senin de hakkın, bu dönemde senin stresin herkesten fazla, ben sana hiç kızmadım hareketin için" demiş. Bakınız işte bu da sahiplenmektir. Sahiplenmeyi, sahiplenilmeyi birini tekeli altına almak, ona yapışmak ve hareket alanı tanımamak zanneden zihniyete inat, bence birini sahiplenmek işte böyle bir şeydir. Onu sevabı günahıyla kabul etmek ve kimselere yedirmemektir. Bence çok kıymetlidir. 

                   uyuz hikayem de cıvıyacak ama çok gülmüştüm buna ilk gördüğümde

Bir de böyle yıkım dolu günlerin ardından insan biraz gülmek ister ya hani, işte bu noktada esprili birinin yanınızda olması harikadır. O gün de yine olayların alevi sönmeye yakın, insanlıktan çıkmış o halimle beni kırmadan, kızdırmadan dalga geçebilmesi, beni bir güzel taklit edip olayları sıradanlaştırması beni çok rahatlatmıştı. Tabii son olarak bir cümle var ki hepimiz duymaktan bıkmayız; "seni seviyorum". İşte bunu söylemek, hep söylemek, "yeeaaaa nasıl olsa biliyor/ hareketlerimden anlasın" dememek mühimdir benim için. İnsan seviyorsa sevgisini göstermeli, doğruca söylemelidir. Bu bonusu da kaptığına göre koca kişisinin kalbimi kazanmasına şaşmamalıdır (bir de dip not; bu yazı 3 günde zor yazılınca bu sürede gelişen olaylar yüzünden yazar aynı adamı bi kaşık suda boğmak istemektedir fakat yazdıklarını silip yeniden düşünmeye cesaret edememiştir).

Üçüncü soru da hayatınız film olsa, kitap olsa nasıl olur ne olur diye sorarak beni düşüncelere sevk etmiştir. Ayol düşün düşün hiç keyifli bir filme kitaba benzetme yapamadığım gibi, tür de seçemedim iyi mi...

Yine de genel olarak bakınca herhalde yeni ergen dönemlerim, o zamanlar illa ki azıcık da olsa okuduğumuz İpek Ongun kitapları gibiydi: Esas kizin yaptığı dozunda tuhaflıklar, aile tarafından nazikçe yola getirilmeler ama nihayetinde şimdi buradan bakınca pek komik, pek salak hareketler. Lise yıllarımla üniversite yıllarımın en az yarısı ise, ne hikmetse bir kitap yazıp yayınlamayı başarmış ama ikinciyi yazsa da satamayacak bir yazarın, yapış yapış, ağır ilerleyen, melankolik ve kahramanlarının çok güzel zannettiği ama hiç de öyle olmayan ilişkilerini sündürerek anlattığı kalitesiz aşk romanları gibiydi. Şimdi cümleyi okuyunca "Lan çok mu haksızlık ettim kendime?" diye düşündüm ama yok bee, aklıma o kadar az neşeli anı geliyor ki yazık etmişim kendime diyorum tekrar. Adı da zor aşk, öldüren aşk, yeminle hayattan soğudum falan olurdu galiba. 

Neyse, işte bu romanın bitmesiyle birlikte böyle daha aklı başında, daha mutlu huzurlu, tabii bazen çok üzülmeli ama bazen de çok gülmeli bir dönem geliyor aklıma. Çok sevdiğim Maeve Binchy kitaplarına benzettim bu dönemi: çok basit hatta sıradan fakat içli ve duygu dolu hikayeler. Kitabı okudukça içine dolan ben bunu tanıyorum hissi, gerçek mücadeleler, gerçek üzüntüler fakat hayata dair çok güzel dersler ve hisler... İyi iyi neyse ki 30'u da devirdikten sonra iyi bir yere bağlamışım olayı :) Yüzüm güldü nihayet yazdıklarımı bitirince, yoksa az daha çelınc derdine depresyona bağlayacaktım :) 

18 Ocak 2017 Çarşamba

1) Başlıyorum, başlıyoruuumm, başladım!

Çok heyecanlı, pek heyecanlı bir durum (yani en azından benim için)  sayın seyirciler! Bloglar arasında hop hop ederek okumaktan büyük keyif aldığım çelınc olayına sonunda ben de dahil oldum! 

Epeydir yazılarını beklediğim Sonik Hanım'ın bir meydan okuma teklifiyle geri dönmesi beni "bu yazmak için bir fırsat olabiliiirr" düşüncesine sevk etti, bir baktım ki ben de varım diye atlamışım! Biz buna halk arasında gaza gelmek diyoruz, çaktırmayın... İşte güzelim sorular şurada;




İlk soruyu keyifle okuduktan sonra yüzümdeki gülümseme solar gibi oldu. İnsanın kendini anlatması kolay gibi gelir ama iş 5 sözcükle falan özetlemeye gelince bir tuhaf oluyorsun yahu...

Neyse, ilk çelınc elimde patlayacak hem de daha ilk sorudan diye üzülürken aklıma bir tane sözcüğün benim için çoktan seçildiği bir anım geliverdi. Böyle başlayalım...

1. Ciddi: İş için bir eğitimdeyiz iki üç sene önce, yönetim hizmetleri eğitim kalemindeki paranın harcanmadığını (harcanmazsa seneye ödenek alamaz) fark etmiş ama son anda kastıracak bi eğitim konusu da bulamamış olacak ki, birkaç danışman bulup kişisel gelişim, grup dinamiği vıdı vıdı vıdısı tadında bir şeyler düzenlemişti. O günkü eğitimde danışman, arkadaşlarınızı tek kelimeyle tanımlayacağız dedi. İyi, hoş,  aradan birinin adı söyleniyor yarı şaka yarı ciddi bir tartışmadan sonra bir sıfat uygun bulunuyor, kabul ediliyor. Bu şekilde ilerliyoruz. Üç beş eğlenceli tartışmadan sonra danışman pat diye söylemesin mi adımı... Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra biri oradan "ciddi" dedi, sonra "aaa evet evet, hıhı hıhı" şeklinde onaylamalar geldi ve herhalde en hızlı kabul gören sözcük oldu. Ay ben bir şok! İnsanların bana kötü bir şey dediği yok ama nasıl tuhaf oldum anlatamam. Sonuçta iş yerinden tanıdığın insanlar da olsa herkesin aklına ilk gelen sözcüğün bu olması beni şaşırttı. Sonra düşündüm de, her ne kadar güler yüzle selamlaşmaya, acil telefon görüşmelerinde bile önce hal hatır sormaya gayret etsem de, insanlarla çoğu kez iş odaklı konuşuyordum. İşimi zamanında ve tam yapmak için uğraşıyor, geyik tabir ettiğimiz olaylara hiç girmiyordum. Dışarıdan hırslı, iş manyağı, soğuk nevale de görünüyor olabilirdim aslında, yine az demişlerdi belki nezaketlerinden! Bunu fark edince ne yaptım? Hiç bir şey... Çünkü galiba az sayıda insanla "gerçekten" arkadaş olup gerisi ile sadece "iş arkadaşı" olabilecek yapıda biriyim. Ne yapayım, kabul ettim yani, ciddiyim ben.

2. Sulu göz: Tamam profesyonel ortamlarda leopar kesiliyor olabilirim ama normalde ota moka ağlayan bir tipim. Ağlarım yani, çok ağlarım, her şeye ağlarım, hatta bir kavgada falan ağlamaya başladıysam karşıdakini de insanlıktan çıkarıncaya, hayatından bezdirinceye kadar ağlarım. Misal koca insanının "Allah aşkına artık ağlama ne istiyorsun anlamıyorum, neye kavga ettik onu bile unuttum yalvarıyorum artık ağlama!" demişliği çoktur. Ayrıca dip not, bu sulu göz haller bende doğuştan. Hamile kafası, lohusa depresyonu, desteksiz çocuk büyüten anne sendromu falan bana vız geldi tırıs gitti... Aramızda üç beş gözyaşının lafı olmaz, belki biraz daha çok ağlıyorumdur ama biraz yani...

3. Duygusal ama mantıklı: Bu ikisi nasıl oluyor derseniz, size de herkese kurduğum klişe cümlemi kullanarak cevap vereyim "Ay ne bileyim, ben balık burcuyum ama yükselenim boğa". Burçlara çok inandığımdan değil de, bana en kolay açıklamayı verdiğinden favori lafım bu. Gerçekten uçlarda yaşadığım duygularıma rağmen sonunda hep mantıklı kararlar alırım ve "ben şimdi naaapcam bana bi yol göster" diye danışanım bu yüzden eksik olmaz. Tabii, kendi gelgitlerim arasında bunaldığım, mantıklı sonuca varıncaya kadar kendimi parçaladığım zamanları kimse bilmez.

4. Güvenilir: Şimdi böyle yazınca bir tuhaf oluyor farkındayım ama bu sıfatı kendime uygun görmemin elbette bir sebebi var. Arkadaş olarak seçtiğim, nihayet yabani hallerimden uzaklaşıp da yanına sokulabildiğim herkesin kimselere anlatmadıkları sırlarını ya da dertlerini bana açmasından yola çıkarak kendimi güvenilir olarak niteliyorum. Evet çok güzel güvenilmek, hem böyle şeyler insanları gerçekten yakınlaştırır da... Fakat bir zaman sonra, yeterince acıklı, korkunç ya da tuhaf olay duyduktan sonra yani, insan biraz eziliyor. Sır küpü olmak ağır iş...

5. Kocaman kalpli: Yine bir dış değerlendirmeyi kullanarak ilk soruyu tamamlamış olayım dedim. Çünkü düşündüm düşündüm ne yazacağımı bilemedim. Çünküüüü kolaya kaçmak cazip geldi :) Bu güzel sözü bana yanlarında en pis öfkemi, en deli neşemi özgürce yaşayabildiğim, tüm sıkıntılı taraflarımı bilen ama hep elimden tutan iki insan bana sık sık söyler; kardeşim ve kocam. Onlar böyle diyorsa, bana da mutlu olmak düşer! 

İşte böyle... 

İlk çelıncımın ilk sorusunu, evdeki ağlak yavrunun uyku aralarında cevaplayabilmiş olmanın haklı gururunu yaşayacağım şimdi. Galiba biraz da havalandım :)

8 Ocak 2017 Pazar

Evlat insana muffin yaptırır!


Bunu sadece ben de muffin -ya da muffin benzeri bir şey mi desek- yaptım demek için yazıyorum. Tabii bunun hatunlar alemi için minicik Mızmız hatun kişisi için kocaman bir adım olduğunu belirtmek isterim. Hikayemize başlamadan önce biraz daha geriye gitmek gerekirse; Yemek yapmaktan, tabii yemekten de, hiç hoşlanmadığımı bir söyleyeyim. Fakat gariptir "ne yapalım insanlar hayatta kalmak için yemeliymiş" şeklindeki motivasyonumla yaptığım yemekler de hep beğenilir. Yine de bu yaşıma becerikli ev arkadaşları ve Oktay Ustalara taş çıkarır kocamın desteğiyle geldiğimi itiraf etmeliyim. Mecbur değilsem yemek falan pişirmedim özetle.

Sonra aramıza katılan yavrunun "ek gıda" günlerinin başlamasıyla benim "ayyyy ben buna ne yedircem yhaaaa" şeklindeki darlanmalarım da başlamış oldu. İlk başlarda bir sorun yoktu, zaten ne versem öğürüyor, ben de 2. kaşığı bile veremiyordum. Sebze meyve püreleri, çorbalar hoop çöpe... Takmadım (Yazar takmadı ama hemen "çocuğum yemek yemiyor" adlı kitabı da alıp okudu tabii! Yaptığının doğru olduğunu bir kitapta okumazsa ölür mazallah!), zaten kendim kuş kadar bir şeyim, beni çocukken çooook zorladılar ama azimle yemedim, yavru da en kötü bana benzemiştir yani ne olacak, yemezse yemesin dedim.

Yine de düzenli olarak her gün bir şeyler koydum önüne o da sadece yoğurt ve limon (Evet sayın seyirciler yüzünü bir kere ekşitmeden şapur şupur limon yalıyordu minnak insan... Denediği milyonuncu karışımı öğürünce bari biraz gülelim diye masanın üstündeki limonu uzattım o da bir güzel yedi. Yüzü gözü kızaracak diye elinden almasam da devam edecekti, benim komik limon videosu çekme olayım da güme gitti yani...) yemeye devam etti. Taaaa ki 7,5 aylık olana kadar. Bir baktım ki kahvaltıda verilenleri götürmeye başladı bizimki, sonra gariptir meyvelerin de işine gelenleri yiyor, sebzeleri hala boykot etse de sevdiği bir iki çorba da eklendi menüye. 8,5 aylıkken anneannenin yaptığı köfteyi de yemesin mi?! İşte burası karnıma ağrıların girdiği an oluyor. 

Başladım: Ben bu yavruya ne pişireceğim? İnternetten tarifine bakmadan ya da "alo anne bunu nasıl yapıyoduk yaa?" hattına danışmadan kendimiz için bile üç beş çeşit şey yapabiliyorum. E artık iyi kötü yiyor aç mı kalsın yavrucak? Yoksa "ben ona etli patlıcan güveç yaparım bol sarımsaklı, üstüne de bi demli çay hüpletiriz" şeklinde takılan babasına mı bırakayım?!

Evet, baktım ki iş instagramdan, BLW sayfalarından tarif biriktirmek, ekran görüntüsü alıp oraya buraya kaydetmekle olmuyor. Hadi bismillah deyip ilk bulduğum "bebe atıştırmalığı" tarifine atladım bugün. Kimyager ciddiyetiyle dedikleri tüm malzemeleri (Allahım sanki tatsız tuzsuz olsundiye bir araya getirilmiş!)  ekledim. Muffin kaplarına döküp 25 dakika pişirecekmişiz, tamam... Aaaa bir dakikaaaa... Kardeşimi aradım "Şimdi bi sorum var, ama gülersen seni gebertirim teyzelerin en güzeli tamam mı? Kağıttan muffin kaplarını yağlıyor muyuz harcı dökmeden önce?" diye sordum,  "Anlaşılan yavrucana bi şeyler yapıyorsun (Kardeşim beni tanımaz mı, yoksa hayatta uğraşmazdım, o kapları da gelinime falan verirdim artık) o yüzden kısaca cevaplıyorum; hayır. Yoksa seninle çok pis dalga geçerdim" dedi o da... Böylece hamarat bir anne edasıyla işlemi tamamladım. 

Sonuç? 

Her şeyi de yazmak zorunda mıyım canım!!! Muffin yaptım işte, yetmedi mi...

Kuru boyadan çocuk ruhuma...

Köşedeki minik masa ve ondan minik sandalyeye baktıkça ağlamak geliyor içimden. Hatta dayanamayıp bir resim çiziktirdiğim büyük boy resim de...