29 Temmuz 2017 Cumartesi

Keşke ben de yapsam -1-

Yine bulduğum ilk fırsatta memlekete gelmek suretiyle birazcık, küçücük, minicik de olsa dinlenme fırsatı bulmuş olmalıyım ki kendimi çok dinler oldum. Kendimi dinleyip dinleyip hepsini yazmak istiyorum haliyle. Bitecek gibi değiller, en iyisi bunları aklıma geldikçe seri halinde yazayım da kaybolmasınlar.

Olur olmaz her akıma, düşünce ya da felsefeye, hakkında doğru düzgün bilgi sahibi olmadan atlayan insanları; bir kıyafet sırf moda oldu diye yakışır mı demeden alıp giyen ve komik görünen tiplere benzetiyorum, uyuz oluyorum. Fakat, fark ettim de; ben kendime de uyuz oluyorum! Bir şeye merak saldım diyelim (mesela bu aralar sağlıklı beslenme ve "anda kalma" ya), başlıyorum okumaya. Kaliteli kalitesiz bilgi ayırt etmeksizin her bulduğumu okuyorum, çünkü merakımı dizginleyemiyorum, ama bu sırada kafam oluyor çorba... Neyse en sonunda doğru kaynaklara ulaşıyorum ama tabii bu okumalar konusuna göre haftalar, aylar alıyor. Bu süreçte ya konudan sıkılmaya başlıyorum ya da detaylara girdikçe o her zamanki "doğru yapamazsam" vesvesesi gelip içime oturuyor; cesaretim kırılıyor. Elimde bavul dolusu bilgi ve içimde bir ağırlık kalıyorum öyle. Harekete geçemiyorum.

Sonra da suratım böyle oluyo işte...

Halbuki ne gerek var bu kadar abartmaya? Hani benim Türk genlerim, hani benim ata yadigarı "kervan yolda düz(ü)elir" anlayışım?! Nerde bu rahatlık, nerde bu cahil cesaretim! 

Bu konuda süt kardeşimin (Evet süt kardeşim var... Erkek kardeşim olsa nasıl olurdu sorusunu bu şekilde kendimce cevaplamama vesile, teşekkürler annelerim!) yaklaşımını pek severim. Gayet analitik bir insandır kendisi, zaten iktisatçı, her şeyi bir kar zarar dengesi ile tartar, neden sonuç ilişkisine bağlar ve halleder. Öğrendiği şeyleri benimle paylaşmaktan zevk alır sağolsun, şöyle söyler sonra da "Biraz okudum, seninle de bir tartışalım istedim. Ne dersin hocam, yapılamaz mı?". Sonra da yapar. Nokta. Bayılıyorum bu hallerine. Ben beyin fırtınalarımda serçe kuş misali çaresiz debelenirken o uygulayıverir. Keşke yapsam ben de...



25 Temmuz 2017 Salı

Şahsi kalkınma planım

Kafam yine pazar yeri... Kalabalık, gürültülü ve biraz da pis. Olsun, pazarları severim; biraz dikkatle gezersen sağlıklı, taze ve güzel kokulu şeyler bulman muhtemeldir o karmaşanın içinde. Ben de biraz gezdim dolaştım, önümüzdeki süreçte en çok istediğim şeyleri buldum kalkınma planımı oluşturdum.

Ay inşallah öyle olmaz ne diyim:s

1. Sağlıklı yiyeceklere yeniden dönüş, kilo almak ve (umarım) daha dinç bir vücut: Bu konu aslında içine girdin mi çıkılmayan cinsten! Biraz karıştırayım okuyayım dedim, yok, okudukça bambaşka yerlere sürükleniyor insan. Bir bakmışsın Karataycı olmak üzeresin, ya da vegan! O yüzden ben orta yoldan ağır ağır gitmeye karar verdim, beslenmemi gözden geçirmekle başladım. Aslında çok kötü şeyler tüketmiyorum, ama yetersiz beslendiğim ve hamilelik ve emzirme derken ultra titiz şekilde besin seçtiğim zamanların (1.5 yıl) aksine abur cubura dadanır olduğum bir gerçek... Bu çöp yiyecek düşkünü halimin nedeni de; akşama kadar koşturmaca içinde yuvarlanırken yavruyu besleyeyim de aman ben de bir ara yerim diye diye aç kalmak, sonra da niyeyse kötü geçirdiğim bir günün ardından teselliyi tatlı yiyeceklerde aramak.


Şimdi aklımda şu var; artık aklı iyice ermeye başlayan yavruya elma verip, yanında waffle yemek pek mümkün olmayacak. Tatlı şeyleri seven bir bebek değil, bu avantajı kullanıp ben (aslında kocam ve ben) de yeniden paketli-katkılı ürüne hayır ilkesine geri dönmeli ve birlikte temiz bir alışkanlık oturtmayı denemeliyi(z)m. Bir kaç haftaya işe başlayınca öğle yemeğimi atlamadan yemeyi başaracağım. Evden de ara öğünler hazırlayıp götüreceğim. Hemen olmayacak yine biliyorum ama sağlıklı bir kiloya ulaşacağım. Uykusuzluk forever(!) tabii ama yine de daha dinç hissedeceğime inanıyorum.

2. İşle ilgili ne kadar saçma şeyler olursa olsun daha olumlu cümleler kullanacağım ve kusura bakmasınlar iş ortamında artık yaptıklarımı/ürettiklerimi hafife almayacağım: Buradaki olumlu cümleler de kendim için haa, kimsenin modunu ayar etmeye uğraşacak değilim. Etrafımda olumlu şeyler bulmaya çalışınca onu çürütmek için işini gücünü bırakıp uğraşan tipler var çünkü... Olumlu cümleler kendi motivasyonuma katkıda bulunmak için. 8 senelik meslek hayatında artık anlamış olmam gerekir, şikayet ederek düzeltilen bir sistem yok... Ay bir de gereksiz bir mütevazı hallerim var ki düşman başına... Niye yaptığın işi övmüyorsun, hadi neyse övme de, niye övgü kabul etmiyorsun? Vaaay projeyi siz mi hazırladınız diyor adam, yaa işte istediğim gibi olmadı da falan da filan da... Bıraksana Mızmız, evet ben yaptım de geç en azından! Yaptığın her işin pazarlamacısı sensin iş ortamında, ben düzgünce yaparım o iş zaten kendini belli eder şeklindeki düşüncelerin tatlı bir teselli sadece... En iyi ihtimalle iş kendini belli ediyor ama bu sefer de başka biri çöküyor kendi yapmış gibi!

3. Daha az alışveriş daha çok gezme tozma. Evdeki her şeyi atarak ferahlama hareketinden sonra sayılı ve içime sinen kıyafetler alma (Bu alışverişleri de kilo aldıktan sonra yapacağım ki hem üstüme yakıştırayım hem de maddi kaybım olmasın), eve ıvır zıvır doldurmama ve yavruya sadece ihtiyacı olan şeyleri "sayıyla" alma şeklinde yoluma devam edeceğim. Geçenki yazıma bıraktığı yorumdan sonra harcamalar ile ilgili yazısını okuduğum sevgili Merve'nin yöntemini kullanacağım. Bir excell dosyasına harcadığım her şeyi kaydedeceğim veee gelsin pasta grafikler! Ay belki sonra bir kaç aylık verileri toplar bi' de harcama eğilimi nasıl değişmiş bakarım, çok heyecanlı!
Gezme tozma konusunda hayalim kara kış gelmeden hafta sonları minik kaçamaklar yapmak. "Evden çıkma özürlü" kocamı ikna etmek belki biraz zor olacak ama annemlerin de artık Ankara'da olmalarından dolayı bizimle gezecekleri  ni söylediğimde hayır diyemeyeceğine güveniyorum. Hadi bakalım.

4. Daha az ebeveynlik kitabı daha çok roman: Aslında bunu yapmak için biraz daha motive etmem gerek kendimi. Çünkü aman da minik yavrumun narin psikolojisi için nasıl da cici şeyler yapmam gerekirmiiiiş modum beni baymış olmasına rağmen,  bilmediğim bir şey olursa tedirginliğimi tam olarak atamadım üstümden. Tabii biraz akıllandım herşeyi okumuyorum; Işığın Yolu, Bağırmayan Anne Baba Olmak ve Koşulsuz Ebeveynlik kitaplarını baş ucuma koydum, gerisini pek şey etmiiicem, yani umarım, yani inşallah... Fakat dünyadan koptum, ben kimi okuyacağım ne roman alacağım?

5. En zoru da her uykusuz gecenin sonunda gece emzirmesini kesmem gerek ama yapamıyorum kesmeyince de deliksiz uyuyamıyorum ama yavruya da kıyamıyorum şeklinde bir sarmala dönüşerek beni yutan hislerimden kurtulmak olacak. İşe bir başlayayım yavru ilk şoku atlatsın, ya harekete geçeceğim ya da çenemi kapatıp en azindan mutsuz olmamaya çalışacağım. Bence bu da bir çözüm.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Tarihe not- Anne-2

Taslakta yazılar bekleyedursun, bu not burada yerini alsın...

15. ayının ikinci yarısında yavru tam bir "anne"ci oldu. Tepeme tırmanışlar, memeee diye kıvranışlar değil kastım... Ne hikmetse genelde oyuna daldığında ya da ağladığında söylediği "anne"yi bu ara durmadan tekrarlıyor. Bu kez resmen sesleniyor ama, "anne" deyip yüzüme bakıyor cevap vermem için, benden ses gelince başlıyor konuşmaya kendi dilinde. Odadan çıksam ardımdan sesleniyor ağlamıyor hemen. İlgisini çeken bir şey görünce "anne!" diye bağırıyor, benim de gördüğüme ve en az onun kadar şaşırdığıma ikna olana kadar tekrarlıyor :) Büyük çocuklar yapar ya, bir şey isteyeceği zaman önce "anne" diyor. Bazen öylesine söylüyor, şarkı gibi, dünyanın en güzel şarkısı gibi...

Kalbimi kanatlandırıyor.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylar geçti bunlar geçmedi

Yine gamlı baykuş gibi uzaklara dalmış ve somurtarak düşünürken aylardır (tam 15 ay) ha geçti ha geçecek diye beklediğim ama hiç değişmeyen şeyleri yazayım dedim. Aslında orada burada biraz bahsetmişimdir bunlardan ama içimden bir araya toplamak geldi. 

İşte değişmezlerimiz; 

- Pusete karşı nefret: Bir yavru düşünün ki, pusete oturtmak için hamle ettiğinizde ters köprü kuruyor, bağırıyor, ağlıyor ya da tahminen bebek dilinde ayıplı şeyler söyleyerek suratını asıyor.  3.5 - 4 aylık olana kadar zinhar oturtamadığımız bu aracı sonraları dönem dönem küçük dozlarda kullanabildik, tadı damağımızda kaldı... Ödediğimiz para da yanımıza kar... O yüzden pusette uyuyakalan yavru gördüm mü gözlerim doluyor, yahu düşünsene, çocuk oturmuş içine, üstelik bi' de uyuyor! Hoş bir duygu olsa gerek o puseti nazikçe itmek. Ay, bizde bir de oto koltuğu nefreti var ama uzunca yazmaya gerek yok. Tıpkısının aynısı işte.

Belki şöyle bir şey almadık diye istemiyor yavru, değil mi ama...

- Mama sandalyesinde fazladan 30 saniye olsun oturmamak: Daha karnı doyarken bir kıpırtı başlıyor, bağlı olmasa kendini atacak o derece ciddi... Ama daha doymadı haa, sadece tedbir alıyor doyduktan sonra beni burada oturturlarsa diye. Fazladan yemeye falan zorladığım yok, o ilk kıpırtı başladığında kaldırırsam elindeki yiyecekleri bırakmıyor ya da ağzına tıkmaya kalkıyor, yiyecek yani belli ki... Ama dayanamıyor yavrum oturmaya, sabit durmaya dayanamıyor. Geçen eline elma verdim, ortasından kasırga geçmiş gibi görünen mutfağı azıcık toplayım dedim. Hayatımın büyük yanlışlarından biriymiş meğer onu orada oturtmaya çalışmak. Akıl sağlığım için nasıl kızıp bağırdığının detaylarına girmeyim şimdi.


- Sabah 5-5.30 arası uyanmak: Gece boyu sokak zabıtası gibi yarım saatte bir beni (memeleri!) ve evi yokladığı gecelerde de, kırk yılın başı tatil verip 1 hafta falan düzgün uyuduğu zamanlarda da, mutlaka bu saatte uyanır. İnsanı uyuz eder. Sonra zaten 6-6.30 arası güne başlar. 1 saat dişini sıksan nooolur yavrum? Doğdun doğalı aynı şeyi yapıyorsun, bu nasıl bir biyolojik saat bu nasıl bir azim... Bir de gündüz uykularına 30 dakikadan sonra desteksiz devam etmemek var. Bu ilk başladığında okumadığım kaynak kalmadı. Diyordu ki: Kararlı biçimde tekrar uykuya döndürürseniz 4-6 hafta içinde uykuyu bağlamayı öğrenir. Hıı hııı... 15 ay oldu arkadaşım. Geçmedi.

Böyle çocuk saatleri varmış, uyku eğitimi kitaplarında falan da öneriyorlardı... Benimki bunu bile kafasına vura vura adam eder, yine kendi bildiğini değiştirmez

- Mis koku: Özellikle sabahları sanki uyudukça üstünde yoğunlaşarak bir koku bulutu oluşmuş gibi... O bulutun içinden kaldırıp alıyorsun kucağına, kimi zaman tepesine çıkmış çişli bezi bile fark etmiyorsun koklaya koklaya öperken. Gece uyanmalarını da çekilir kılan belki budur, analık hormonları kokuyla daha bir coşuyor sanki. Bu da konu dışı sanki ama yazmış bulundum.

- Uykuya direnmek: Gece ya da gündüz, evde ya da dışarıda, aydınlık ya da karanlık bir odada, yorgun ya da değil fark etmez. Uyuyacağını anlayınca panikleyen, hatta sinirlenen, kendini kapıp yerlere çarpmak suretiyle uykusunu açan bir insan yavrusu... Anasının okumadığı kitap, uygulamadığı rutin, girmediği depresyon kalmadı... "Gündüz uykusu 1 taneye düştü, eh akşamı da veda faslı sayalım" gibi iyimser cümlelerle hayata tutunmaya çalışıyor bu ana. 1 yaştan ve özellikle yürümeye başladıktan sonra iyice gemi azıya alan yavruyla akşamları uğraşırken sinirlerini tost yapıp yiyor...


-Ara ara meme reddi: Bu konuda yavrunun stratejisi önce çılgınca emmek sonra bir anda 2 gün kadar yarım ağız emerek ya da bazı öğünlerde tamamen reddederek anneyi mastitin kıyısına sürüklemek. Çok küçükken uzun uzun haftalar uğraşmış gündüzleri ne yaptıysak baş edememiştik, bu da oradan kaldı galiba... Bende de ayrıca bir gel gitli ruh hali; ne olur emsin ve yeter artık bıraksın böyle yapacaksa! diyen...



- Koca kafalılık: Doğduğunda da öyleydi hala öyle, %90'lık persentilde giden bir koca kafalılık söz konusu. Bunu niye yazdım bilmiyorum. Koca kafası ve enfes gıdığına bayılıyorum aslında.

- Aşırı hareketlilik: Burada uyku ve uyanıklık ayrımı yok. Gece mızırdandığı için odasına gittiğimde takla atacak gibi kafa yatakta toto havada olacak biçimde; kollarını uzatmış ayakları üzerinde durarak bir üçgen oluşturmuş ve (fakat) bu sırada uyuyan bir yavru söz konusu! Ay bir de doktor kontrolü geldi aklıma: 4. ay kontrolü için doktora gittiğimizde, daha kapıdan girip sandalyeye yerleşirken doktorun gözlerini yavruya kilitlemesi ve "Bu çok hareketli" şeklinde bilge bir cümle kurması... Sonra da uyumuyor diye şikayet ettiğimde "tabii uyumaz baksana şuna uyanık bu uyanık!" demesi...


Temsili mi değil mi bilemedim...


- Gürültücülük: Nerede koca sesiyle bağıran bir çocuk var, bana bir rahatlama geliyor. Oh sadece benimki böyle değilmiş rahatlaması, anaların en sevdiği... Oynarken, gülerken, söylenirken ya da ağlarken "çok sesli koro" kıvamında bir yavru kendisi. Kalabalıklarda fark etmemek ya da kayıtsız kalmak imkansız cinsten.

Bunlara ek; sinirlenince Hulk'a dönüşecek galiba dedirten cinsten hareketler var mesela; ay ay vücut ebatlarına göre geliştirdiği... Ya da sebzeye karşı net olumsuz tavır; bi' çiğ köfte verdiniz de yanında marul yemedik mi? cinsinden reddedişlerle kendini gösteren...

Tabii bir de merak, bitmeyen merak... Öğrenmesi ve bizleri şaşırtması için şart olan, iyi ki dedirten.

Tabii bir de aşk. Bu da şükür sebebi.






10 Temmuz 2017 Pazartesi

Abaküsle ev almak

"Başımızın üstünde bir çatı olsun"dan, "sitenin fitness merkezi var mı, ooouvvv yoksa başka yer bakalım?" a, nasıl ve ne ara geçtik bilmiyorum. Çoğul konuştum ama şahsım iki gruba da dahil değil aslında, jenerasyon farkı belli olsun diye yazdım öyle... Annemlerin zamanında efsane yokluk hikayeleri var, bizde de o yokluktan eser yok ama sürekli bir yetmeme hali var!

Biz karı koca memur çocuğuyuz, annelerimiz ev hanımı. İhtiyaçlarımızı belirtirken "Babam maaşı alınca şunu alabilir miyiz?" diyerek büyüyen çocuklarız. Hoş, kocamın ailesi çok kalabalık, o bu fırsata bile zor erişmiş ya...

Neyse uzatmayım, bir şekilde okuduk çabaladık, KPSSler, mülakatlar ve diğer bütün sınavlar sonunda biz de anlı şanlı (çünkü memurluk da mühim bir şey gibi öğretildi) memur olduk!!! Büyük şehirde iyi birimlerde çalışıyoruz. Maaş mı? Çok değil ama memurluğu göz önünde tutunca az da değil. 

Peki neyimiz var? 4 senelik evliliğimiz sonunda bir araba sahibi olduk ancak.


Başını sokacak bir evin olsun aman kira verme cümlesini daha çocukluktan beynimize beynimize işledikleri için ev alma peşindeyiz. Bu bir çeşit yük bir çeşit kambur oldu sanki sırtımızda. O evi almamız lazım... Almazsak olmaz. İki maaşlı her memur gibi, birimiz maaşı oraya bağlamalı ve o evi almalıyız.

Ama alamıyoruz. 

Yahu yarım milyon lira diyorlar bir apartman dairesine! Yarım milyon diyorum huuuu! Apartman dairesi diyorum! Ankara'nın en nezih semti falan da değil ha burası, oraları hiç bilmiyorum...

Adamın evinin önünde göl var, bizim apartmanın önünde de betondan ve taştan yapılmış fıskiyeli şelale var nooolmuş

Eli yüzü düzgün, makul büyüklükte bahçesi (e çocuk var ne yapalım) ve otoparkı olan, 3+1, mutfağına 3 kişi girince birinin havaya yükselerek yok olması gerekmeyen, çocuk odasına çocuğun sadece bacağının falan değil de yatağı ve gardrobunun sığabildiği, böyle aşağı bakınca, bu yokuştan uçuşa geçsek 2 dakikaya işe ulaşırız aslında demeyeceğin düzlükte, yan komşum gece beni keser mi diye endişelenmeyecek kadar güvenilir bir muhitteki evlere en aşağı 350 bin lira diyorlar. Hepsini kredi çekmek mümkün değil ya, çektin farz et, faiziyle sana en az yarım milyona geliyor! Vay arkadaş ne milyonmuş, hepimiz çılgınca zengin miyiz neyiz o paraya ev sahibi oluyoruz!

Satın alabileceğimiz "dayre" 

Benim aklım ya da matematiğim bunu almıyor. Kocayla kavga halindeyiz. İşe geri dönmeme sayılı haftalar kala ev de ev diye başladı yine... İlk maaşla birlikte hemen ev bakmaya başlamalıymışız, gelen para gidiyormuş yoksa... Bak o doğru, gidiyor, hem de hiç hayrını görmeden. Bunu da çözemiyorum. Çünkü lüks sayılabilecek neyin var desen "kesme dondurmanın yanına kağıt helva alıyorum çocuk uyurken tost yapıp yiyorum, o sayılır mı?" diye soracak durumdayım. Ama yine de buharlaşan parayı tutmanın yolu ev alacağım diye kırılıp geçmek midir bilmiyorum. 

Kazandığımız para bir yanılsama gibiyse; ya berbat ekonomik koşullara sahip bir ülkede yaşayan zavallı insanlarız, paramızın alım gücü temel ihtiyaçlarımızı karşılasa şanslı sayılıyoruz, ya da cidden hesap kitap yapmayı bilmiyoruz bi abaküs alıp baştan başlamalıyız...

Her akşam aynı şeyleri konuşmaktan gına geldi ama bu sefer para niye hiçbir şeye tam yetmiyor sorusunu kocayla biraz daha irdeleyeceğim. Belki bir ışık yanar... Malum, en iyi aydınlanmalar kavgalardan sonra gelir (umarım sadece bana öyle olmuyordur), kafamın içi biraz düzene girerse bir özet geçerim kendim için bloga... Para niye yetmiyoru çözersem belki ev sahibi olamasak da birazcık konfor sahibi oluruz böylece.

2 Temmuz 2017 Pazar

Benim depresyonum seninkini geçer

Hani bir laf var sosyal medyada dönüp duran, bir çocuk büyütmek için bir köy gerekli diyordu... Atasözüydü sanırım bir medeniyetin... Bir köy gerekli mi bilmem ama bir anneanne ve dede gerekli o kesin benim için. 5 haftalık memleket tatilini bitirip Ankara' ya döndük. Şu an maaile depresyondayız galiba. Hatta yavruyla ben yarışır haldeyiz kim daha çok somurtacak ve huysuzluk edecek diye. Çünkü eğlence bitti.

Yavru sabah 7.30 itibariyle bahçeye iniyordu ekip arkadaşlarıyla. Çiçek suluyor (hortumu tutup etrafı ıslatmak ya da su bidonlarını devirmek), otları çapalıyor (dede ot çapalarken bir ucundan tutarak iş yaptırmamak) ya da balkondan aşağı attığı mandalları sepete topluyordu (sepete doldurup yukarı çıkmadan evvel tekrar boşaltmak). Hiçbir şey yapamazsa, kumları alıp kafasından aşağı dökerek eğleniyordu. Ben de o sırada evde uyuyordum. Uyku. Uyumak. Mmmhhh çok güzel bir şey, daha döneli 2 gün oldu ve burnumda tütüyor... Neyse işte, gece bazen 1 bazen 5 kere de uyanmış olsa sabah fazladan 2 saat uyuyordum, ta ki "meeemeeeeeaaaaa" diyerek odamı çamurlu elleri ve ayaklarıyla basana kadar. Fazladan uyku uyumuşum, aldırmıyordum tabii.

Geldigimizden beri gece beş yüz kere falan uyanıyor. Ankara sıcak, bizim ev çok sıcak... Tüm gün güneş alıyor ve cayır cayır yanıyoruz. Hem sıcak hem de eve yeniden adapte olma derdi ile çok kalkıyor biliyorum. Ama uykum var... Sıcak yüzünden evden çıkamadık doğru dürüst. Park aktiviteleri de kesmedi tabii yavruyu, nasıl kessin? Orada en az 5 posta geziyordu. Günün finalini bahçede son kez kum banyosu yaparak tamamlıyor yıkanıp uyuyordu. Geldigimizden beri patladı çocuk. Ağlayıp duruyor ota moka... Ben de ev topluyor, çamaşır yıkıyor, yemek hazırlıyor ve aralarda bel/sırt ağrılarım yine başladı diye sızlanıp duruyorum.

Ay çok mutsuzum.

Biliyorum bir kaç güne geçecek ama çok mutsuzum. Yarın pazartesi, koca işe gidecek ve evde sabahın köründe başlayacak bir gerilim filmi olacak.

Galiba hem mutsuzum hem korkuyorum.

Baştan okumak gelmedi içimden, yayınlıyorum.


22 Haziran 2017 Perşembe

Bunu bana yapmayacaktın yavru...

Biri dudak büzmeyi öğrendi. 

Ay çok fena... 

Çocuğum düdük gibi bağırır ve bir yandan kendini yere atmaya çalışırken, elini ağzına sokup hepi topu 7 tane olan dişlerini falan sökmeye uğraşırken (ay evet var böyle ilginç halleri) ya da hızını alamayıp bana kafa atarken, gayet soğuk kanlı biçimde yavruyu olay mahallinden uzaklaştıran ben, dudak büzme karşısında donup kaldım. Sesim falan titredi yavruyu sakinleştirmek için konuşurken, o derece afalladım. Çünkü kıkır kıkır gülerken bir anda (istediğine erişemediği için) saydığım aksiyonlara girişen yavruya alışığım. " -Yahu bu ne sinir bacak kadar sıpada, -bu çocuk 2 yaş krizi falan yaşayınca ben ne halt edeceğim, - acaba tutmasam da kafayı bir kez vursa ve anlasa mı hanyayı konyayı -burada bırakıp gitsem ne olur ki" şeklinde düşünceler aklımdan sık sık geçse de, genel olarak oldukça neşeli ve mutlu diye avunuyordum, o yüzden de diretmeli ağlamaları bana koymuyordu... Fakat dudak büzerek, gözleri yaşla doldurarak ağlamak nedir? Nedir? Bir daha soruyorum, nedir? 

Bu ara iyice arttırdığı inatlaşmalı hallerini, zaten bir taneye indirdiği öğle uykusuna da yatmamak için verdiği amansız mücadeleyi, düzeldi zannederken birbirine kattığı gece uykularının yorgunluğunu falan geçtim, dudak büzmeye takıldım.

O tatlı yuvarlak yanakların arasındaki minik dudakları büzer, gözlerini kedi gibi gözlerime dikerse ben ne yapacağım?

...

Galiba bu durumla da başa çıkmanın bir yolunu bulursam analıkta bir seviye daha atlayacağım! 


17 Haziran 2017 Cumartesi

En iyi baba!

Özel gün kutlaması deyince aklıma yalnızca doğum günü ve yıl dönümü gelir, sadece bu ikisi kutlanmaya değer gibi hissederim... Yine de söz konusu anneler günü olunca içim rahat etmez, annemi, anneannemi ve süt annemi ararım, seslerindeki sevinç hoşuma gider... Yavru doğduğundan beri 2 anneler günü geçirdim. İlkinde daha kırkı(mız) çıkmamıştı. Arayanlara sevinmiştim evet, çok arayan olmuştu ilk anneler günüm sebebiyle, ama henüz lohusanın dibiydim! Yerçekimsiz ortamda yürüyor gibiydim, yavru da ben de ağlamakla meşgul haldeydik üstelik. Kocamın yaptığı jeste de yarım bir teşekkür edip ağlamıştım, o kadar.

Bir ay sonra da babalar günü var ama ben hala aynı moddayım. İçimden bir yere kıvrılıp kıpırdamadan yatmak geliyor. Mümkünse yavru da yanımda yatsın hiç kıpırdamayalım... Neyse, hala anneliği anlayamamış halimle ben, kocamın babalar gününü kuru bir tebrikle geçiştirdim. Sonra akşama doğru üzgün yüzünü ve " Ben de baba oldum niye kimse ilgilenmiyor... Benim de çocuğum oldu sonuçta" şeklindeki sitemini duydum ama işin açığı bir anlam veremedim. İçimden bir insan çıkarmıştım ve darmadağın hissediyordum bu adam ne diyordu...

Aylar geçtikçe bu günü her düşündüğümde üzüldüm. Şimdi onu anlıyorum. Yavrusunu seven ve baba olmaktan gerçek bir heyecan duyan erkek de tebrik edilmek, " görülmek" istiyor. Neden istemesin ki? Hele ki sürecin başından sonuna "orada" olan bir babaysa...

Bu yüzden, "bizim için yaptığın herşeyin farkındayım" demek için yazıyorum. O düşüncesiz ilk babalar günü tebriğime inat, buradan yazıyorum ki sen de bilesin, kimseden çekinecek degilim, hatta aksine keşke daha çok kişi okusa senin için düşündüklerimi. Umarım okuyunca mutlu olursun...


Sevgilim... Sen harika bir babasın. 

Daha oğlumuz karnımdayken bile bize çok iyi baktın. Hem en sağlıklı şeyleri yemem için bana yemekler pişirdin hem de dinlenmem için elinden geleni yaptın. Hamileyken bir kez bile banyo temizlememe izin vermedin mesela. Bizi tüm zararlı şeylerden korudun.

Oğlumuz karnımda çılgınca tekmeler savururken ve ben de koca göbeğimle kıpırdayamaz haldeyken en ufak seslenmemde hemen uyandın ve beni kontrol ettin. Terden pijamalarım bile ıslanırdı bazen, kaç kez üstümü değiştirdin gecenin bir yarısı bilmem. Ben uyuyamadıysam sen de uyumadın.

Hastanede daha ayağa kalkamadığım günlerde gelip oğlumuzun bezini değiştirdin... İyi görünüyorsun, iyi durumdasın diye bana hep moral verdin.

Eve geldiğimiz gün banyo yapacak halim bile yoktu, beni bir çocuk gibi yıkadın ve giydirdin.

Doğumdan sonra hala kocaman bir karnım olduğunu gördüğüm zaman şok olmuştum. Eve gelip de ilk misafirimizi ağırlarken giyecek birşey bulamamıştım. Ben "çok çirkinim" diye ağlarken bana sarılman ve çok güzelsin demen bana çok iyi gelmişti. 

Gece emmek için uyandığı ilk zamanlar ben henüz yataktan kalkamazken hem beni kaldırdın hem de oğlumuzu kucağıma verdin. Evde kaldığımız ilk gece her emzirmede benimle birlikte uyumadan bekledin...

İçimde fırtınalar koptuğunu anladın ve beni hep anlayışla karşıladın o dönemlerde. Sadece ağlamak, bağırmak ya da bir yerlere saklanmak istiyordum. Uykularımdan çığlıklar atarak kalktığım oluyordu, sen o dönemde en büyük desteğimdin.

Anneliği beceremediğimi düşündüğüm her an bana tersini söyledin. Belki bazı şeyleri eksik ya da yanlış yaptım ama sen hep benim tarafımda oldun. Bu  tavrın, kendime güvenmek ve inanmak için inanılmaz bir destek oldu.

Oğlumuzla her zaman çok güzel ilgilendin. Asla sorumluluktan kaçmadın. Oğlumuz senin gelmeni iple çeker oldu akşamları. Senin ilgin sayesinde yanında her zaman neşeli ve mutlu bir bebek haline dönüştü.

Benden ne yemek bekledin ne de evdeki eski düzeni. Hafta sonları bir kaç çeşit yemek pişirip hazır etmeye çalıştın hafta içi yememiz için. O hafta bir şey hazırlayamadıysan bile mutlaka köfte yapıp buzluğa attın, öğle yemeğinde yiyeyim de aç kalmayayım diye. Bunu kaç kişi düşünür ki...

Herşey üstüme geliyor gibi hissettiğim zamanlarda senin yanımda olduğunu düşünmek bana kendimi güçlü hissettirdi.

Şu son bir yıldır seninle eskisi gibi ilgilenemedim, bazen huysuzluk ettim, bazen de kendi içimde kayboldum, biliyorum... Ama seni çok seviyorum! Sana sevgim daha büyük, daha derin, daha başka bir şeye dönüştü. İyi ki varsın sevgilim. Sen gördüğüm en iyi babasın. Babalar günün kutlu olsun. 

7 Haziran 2017 Çarşamba

Sade(ce) kafa temizliği

Kafamın içinde arı kovanı varmış gibi oluyor bazen. Ev üstüme geliyor; sanki mutfak fayanslarına yapışmış yiyecekler (acaba yiyecekler birinin küçük midesi yerine neden yerlerde?) bataklık oluyor, ütülenecekler dağ olup üstüme devriliyor, çekmecelerin içleri bubi tuzağına dönüşüyor falan... Bir ara sürekli yavruya yemek hazırla, yedirmeye çalış ama mutfağı toplayamadan çık, 2 tam, 2 ara öğün artığı ortadayken akşam yemeği faslı başlasın... şeklinde ilerliyorduk ve sonunda bir akşam kendimi "ben mutfak toplamak istemiyorum yaaaa" diye haykırarak ağlarken buldum. Kocam zavallı mutfak toplamadığı için değil, o işten gelmiş yavruyla biraz zaman geçirsin hem de mutfaktan uzak tutsun diye odaya ben yollamıştım halbuki...


Neyse işte, böyle böyle delirmeler baş gösterince çareyi eşya ayıklamakta buldum. Her köşe bucağı peyderpey elden geçirdim evin yarısını attım ya da ihtiyacı olanlara dağıttım. Sadeleşmekle ilgili türlü şeyler okudum. Yok olmadı ferahlamadım. 

Geçen hafta "Basit ve Mutlu Yaşam" kitabını okudum. İstediğim şeyi yine bulamadım. İçinde tavsiye ettiği sorumluluk bölüşme, fazla eşyalardan kurtulma, yapılacakları not alma ve günce tutma gibi önerilerin hemen hepsini zaten yaptım, yapıyorum. Tek yap(a)madığım ve belki en önemli kısım kendini mutlu edecek şeylere daha fazla zaman ayırmak. O da yavru küçükken, uyumuyorken ve yalnızken zor be güzelim. Ben o hakkımı annemler ziyarete gelip de yavruyu devralınca kullanabiliyorum :) Bunun bendeki çözümü anneannenin gelmesi, zaten somut bir öneri göremedim ben bunun için. Şaka bir yana, kitap bende çocuklar büyüyünce bir parça daha rahatlıyorsun hissinden başka bir şey oluşturmadı...

Bir de yaz gelmeden önce kapsül gardrop olayına merak saldım ama daha önce bahsettiğim sıfır eksi bir beden olma sorunu yüzünden istediğim parçaları asla alamayacağımı bildiğimden ve zaten işe dönmeden önce evden uzaklaştığım tek mesafe; park, market ve piknik yeri üçgeni olduğundan o hevesten de şimdilik vazgeçtim.

Döndüm dolaştım, yine; insanın kafası rahat olacak arkadaş (bknz çok söylenen hiç yapılmayan özlü sözler rehberi) noktasına geri geldim. Bu çok genel gibi görünen ama daimi huzur ve genişlik halini kazanmayı işaret eden laftan yola çıkarak, rahatlamak için daha fazla okumaya karar verdim. 


Yaa, aslında bir terapi ne güzel olurdu diye düşünüyorum bu aralar. Zaten memleketin durumu bile hepimizi terapilik (yeni kelime!) hale getirmişken, bir de üstüne çocuk sahibi olmuş; korkuları, takıntıları ve kaygıları hortlamış, aynı zamanda bir gülüşle sarhoş olma, kendini süper kahraman gibi hissetme, olsun yaa herşey geçer deme olgunluğunu bir anda yaşamış anne kişileri olarak bence terapi gerekli. 

Okumalarım beni bir yere götürmezse gerçekten bunu da düşüneceğim; grip olmadan zencefille hastalık atlatma olayı misali, kafayı kırmadan  içini derleyip toplamak ve bünyeyi kuvvetlendirmek için...

4 Haziran 2017 Pazar

İşe dönüş

Son bir iki aydır aklımda dönüp duran 3 konuyla ilgili yazmak ve bu sayede daha iyi düşünmek istiyordum bu aralar.  Gündemin başında işe geri dönüş var tabii, bir de sadeleşmek ve sağlıklı beslenme. Kafamda bu üçünün çorba olması bir tarafa, ne zaman düşünmeye ya da yazmaya kalksam uzun bir sızlanma listesine dönüşüyor sanki konular. Geçen yazmaya başladım, sadece işe dönme konusu bir roman boyutuna ulaştı; hem de oy ben çok üzgünüm ne halt edeceğim bilmiyorum demekten öteye gitmeyen bir roman... Bilmem kaçıncı kere sildikten sonra yeniden başlıyorum.

Yine de şu genel soruların kafamda tepinip durmasını olağan:

*Acaba yavru nasıl bir süreç geçirerek alışacak,
*biraz daha beklesem mi yoksa çoktan başlamam mı gerekirdi,
*hala geceleri uyanıyor zombi gibi mi olacağım iş yerinde,
*yavru bir öğün emmese hemen tıkanan süt kanallarım ve ben sabah 8 aksam 7 arası ne halt edeceğiz...


Evet bu sorular makul ama cevabını vermem mümkün değil. Her zamanki gibi yavruya günler öncesinden anlatacağım işe gideceğimi, sabahları babasını yolladığımızda olduğu gibi; baybay öpücük tekrar baybay, akşam olunca iş bitecek eve geleceğiz siz şimdi kapıyı kilitleyin anneanneyle deyip çıkmayı düşünüyorum. Ne kadar yerse bakalım... Gece uyanmaları da sanki artacak; gün içinde emmediği ve özlediği için. Galiba en az 2 yaşa kadar (kendisi bırakmadıkça o zamana kadar emsin istiyorum çünkü) bu durumu kabullenmem ve yavru beni şaşırtacak olursa da havalara uçmam daha iyi olacak. Meme sorunsalını yumuşatmak için de şu iki ayda gündüz emmesini azaltmam gerek biliyorum. Fakat sütlü kahve niyetine yemekten sonra, sakinleştirici niyetine uykudan önce ve her neden rahatsız olursa sığınmak için, "meeemeeee" diye üstüme atlayan yavruyla baş edecek ruhsal gücü henüz bulamadım.  Zaten bu ara her zorlandığı an soluğu memede alması beni üzer oldu. Hiç bir şey için değilse bile, meme olmadan sakinleşmeyi öğrenmesi için bu konuya el atmam şart. İnşallah tez zamanda diyeyim...

Tüm analar için aşağı yukarı geçerli bu konular dışında bir de büyük şehir kaynaklı zaman sorunumuz var. Ankara buzulunda çalışma saatleri sabah 09.00 akşam 18.00. Trafik ve servis olayları yüzünden evden çıkış sabah 08.15 eve dönüş 19.00 civarı oluyor. Bu yavru akşam 21.00'de uyuyor üstelik bu da yaz saati uygulaması, kışın belki daha erken yatacak... Bize kalan bu 2 saat içinde ben ne yapayım? Yemek, bulaşık, oyun, yavrunun banyosu vs.? Zaten sabah 05.00'ten itibaren çalar saat gibi ciyaklayan, kendi uyusa da beni uyutmayan bir yavru olunca benim yatış en geç 22.30 oluyor. Eeeee? Hani benim hayatım? Bu kısmı, annemler bizde olacak, yemeği birlikte yer sonra yardımlaşırız, sonra da onlar evlerine geçer, biz de kocayla birlikte yavruya konsantre oluruz falan diye düşünerek hafifletmeye çalışıyorum. Hadi bu fasılı böyle geçmiş olsun. Ama ben hafta sonumu evle uğraşarak geçirmek istemediğime eminim! Tabii yavru yattıktan sonra akşamlarımı da...

Çünkü tam 14 aydır ne uykumu tam alabildim, ne evi tam derli toplu tutabildim, ne adam gibi kendime zaman ayırabildim ne de kocamla bugün şöyle yoruldum demek dışında iki laf edebildim. Arada sırada sevdiğimiz filmleri izlemek ve annemler Ankara'ya geldikçe azıcık dışarı çıkabilmek dışında bir şey yapamadık. Bunu biraz olsun değiştirmek istiyorum. Hafta sonlarımız baba oğul oynarken benim terapi niyetine ev temizlemem, birlikte market pazar alışverişi  yapmamız ve hafta içi yiyeceğimiz yemekleri yavru uyurken el birliğiyle pişirmemizden ibaret geçti. Bu kadar.


Hafta sonu temizlik işlerine bir nebze çözüm olsun diye düzenli temizlikçi bulayım diyorum ama yok. Bu eve taşınalı 2 sene oldu, yok! Bu memlekette iyi ve düzenli bir yardımcı bulmak münasip bir kısmet bulmaktan daha zor. "Bütün iyi erkekler evli" olayı misali, tüm düzenli temizlikçiler kapılmış, programları dolu. Eş dost aracılığı ile bir kere gelen bir daha gelmiyor. Çok pasaklıyım da ondan mı acaba diye düşünüyorum artık!

Evde durdukça sanki herşey çok dağınık ve pismiş gibi gelmeye başladı gözüme, ben de kendimi eşya ayıklamaya verdim. Sadeleşmekle ilgili bir sürü şey okudum ama aradığımı bulamadım. Sonbahardan bu yana, kıyafetlerden mutfak dolaplarına, takılardan çoraplara, garanti belgelerinden kablolara kadar her şeyi ayıkladım. Ama hala ev çingene çadırıymış gibi geliyor. Ayol dolaplar kuşa döndü, üstüme ikinci yedek eşofmanım yok, yine de ferahlamış hissetmiyorum. Çünkü kafamın içindeki tantana bitmiyor. Tamam, yavru daha küçük ve üstelik aşırı hareketli bir model, onun etrafında koşarken öğle yemeği tabaklarımızı makineye yerleştirmem akşamı buluyor mesela... Ama sırf mutfak dağınık diye ev insanın üstüne gelir mi ???

.......

İşte tam bunları yazarken Güneş'in muhteşem yazısını okudum ve aydınlandım.

Çalışan anne mi yoksa çalışmayan mı daha yorgun diye sormuş ve cevaplamış. Aynen söylediği gibi; arka planda anne olma sorumluluğu ve giderek artan yorgunlukla, üstelik hayat şartlarım; aileden ve herkesten uzakta, sevmediğim bir şehirde tek başına çocuk büyütmek şeklinde tezahür ederken, çalışmayan anne olarak da çok yoruluyor olmam normal... Çünkü kaos kafamın içinde. 

Kendimi bu yüzden şimdi biraz daha anlayışla karşılıyorum. İşe geri döndüğüm zaman olacaklarla ilgili endişelerim de normal, çünkü gerçek şu ki işe bayılarak gitmeyeceğim, işimde çok mutlu değilim, fakat yine de çalışmamak benim doğama ters ve evde kaldıkça daha çok bunalacağım ortada. Eh, madem durum bu, ben de yeni bir düzen tutturmaya ve elimdeki artılara odaklanmaya bakacağım. Annem ve babamın yavruya bakmak için bir süre Ankara'ya yerleşecek olmalarına mesela... Kocamın her zamanki gibi hep destek, tam destek diyerek yanımda olacağına, hatta artık öğle araları buluşup bir yemek yeme şansımız olacağı için şuan olduğundan daha çok vakit geçirebileceğimize! Bunun gibi küçüklü büyüklü şeylere bakacağım. Arka planda yavru ne yedi, nasıl uyudu, bugün ne öğrendi, acaba yine çok terledi de gıdısının altı kızardı mı gibi şeyleri düşünmeye el mahkum devam edeceğim, ben anneyim.

Evet, konu aklımdakinden başka bir yere gitti yine, ama iyi ki öyle oldu. Günlerdir yazıp sildiğim şeyler belki de Güneş'in yazısı ile birlikte bana biraz nefes aldırır hale geldi. Yazmak için oturduklarımdan uzaklaşıp farklı bir boyutta düşünmüş oldum. Sadeleşmek ve sağlıklı beslenme konuları da şimdilik eksik kalsın.

Neyse, bak bir daha söylüyorum kendime; ben anneyim, bitmeyecek yorgunluğum, tıpkı sevgim gibi, geri kalanını bir şekilde halledeceğim. 



28 Mayıs 2017 Pazar

Parktaki kız...

Bugün sabah yavrunun burnu akmaya başladı. Dün gece neden 6 kez uyandığını da anlamış oldum böylece. Gece o kadar sinirlenmiştim ki saat başı kalktığı için, hastalığını anlayamadım diye utandım... Sonra tabii bir panik dalgası geldi; hadi ateşlenirse yine? Hadi yine o iğrenç öksürük başlarsa? Daha uyku düzenini tam toplayamadık bile son hastalıktan bu yana, hadi iyice karışırsa uyku durumları? Bunları düşündüm düşündüm darladım kendimi.

Sonra yine sosyal medyada daldan dala atlarken nasıl oldu bilmiyorum daha önce hiç okumadığım bir bloga rastladım. Sekiz aylık bebeğini kaybeden bir annenin kızına yazdıkları... Ağlamaya başlayınca okumayı bıraktım.

Başını iki yana sallayarak öğle yemeğini yemeyi reddeden yavruya kızamadım elbette okuduklarımdan sonra. İçimdeki taş gibi ağırlık gitsin diye dua ettim, yavruyu masadan kaldırdım.

Hem bir kaç işimizi halledelim hem de yağmur yeniden bastırmadan yavruyu parka götürelim diye alelacele çıktık evden anneanne ve dedesiyle birlikte. Parka vardığımızdam salıncaklardan biri boştu, hemen yerleşti minik canavarım. Yavruyu sallarken az ilerideki çocuklara gözüm takıldı. 4-5 yaşlarında bir kız, bir erkek: Tombul erkek çocuğunun aksine oldukça ince yapılı, uzun  saçlı bir kız... Bakarken anlayamadığım ama beni rahatsız eden bir şey hissettim ve küçücük çocuğa neden ruj sürmüşler, hem de bu renk dedim içimden... ve boğazıma bir cam kırığı saplandı aynı anda! Allahım çocuk hasta!!!

Hemen gözlerimi çevirdim, çocuk ya da annesi fark edip üzülmesin diye. Gözlerim önümde, bir yandan kendime gelmeye çalışır bir yandan da yavruyu sallarken, sol tarafta birilerinin olduğunu hissettim. Baktım, çocuklar yanıma gelmişler. Salıncağın demirine yaslanmış yüzüme bakıyor kız, belli ki salıncağa binmek istiyor. Yan tarafta kızını sallayan adamdan çekinmiş olacak ki, beklenti içindeki gözleri bende yavrucağın.

Yüzüne bakınca teninin gri rengini, mavi-mor dudaklarını, o hassas cildinin altındaki yeşil damarları görüyorum. Muntazam bir suratı ve yorgun gözleri var. Aynı anda bir şeyi daha fark ediyorum; ayakta duramıyor, demirlere tutunuyor beceriksizce, ama salıncağa binmek istiyor! Gülümsüyorum cam kırığını yutmaya çalışarak, "Sallanmak mı istiyorsun? Kardeş şimdi iner, sen sallanırsın tamam mı?" diyorum, başını sallıyor. Çocuk ayakta duramıyor, çocuk ayakta duramıyor, çocuk ayakta....... diyen sesle beynim zonkluyor.

Ben yavruyu kaldırmak için davranmadan yanımdaki adam kızını kaptığı gibi gidiyor. Bilmem o da yardım etmek istediği için, bilmem kendi çocuğunu korumak için. Kızını kaçırır gibi alıp gitmesi içime oturuyor. Neyseki ufaklık bunun üstünde durmuyor da hemen salıncağa geçiyor. Tombul oğlan sallıyor kızı, benim yavru da eğilip eğilip bakıyor kıza, "Ablaya en salla oğlum" deyince hemen gülümseyip el sallıyor, tabii kız da ona... Biraz içim rahatlıyor. Sonra oğlan yan çizmeye başlıyor; yoruldum annemlerin yanına gidelim diye tutturuyor. Kızcağız gitmek istemese de mecburen arkasına düşüyor, parkın diğer ucuna doğru gidiyorlar... Arkalarından bakıyorum, gözlerimi çevirmiyorum bu kez. Acaba ben mi sallasaydım diye hayıflanıyorum.

Sonra birden beni niye sallamıyorsun anlamına gelen çığlığı ile kendime geliyorum yavrunun... Artık sallanmak istemiyor, kucağıma alıyorum, burnu akmış ama yüzü gülüyor, gözü diğer oyuncaklarda, kucağımdan inmek için deliriyor. İyi diyorum, çok şükür iyi, Allahım ne olur tüm yavrular her zaman iyi olsun...

İçim yanıyor.

26 Mayıs 2017 Cuma

Delirdiniz mi? Ben? Henüz değil...

Bu aralar instagramda gördüğüm fotoğraflar sonrası en çok sorduğum soru şu olmaya başladı: "İnsanlar ikinci çocuğu nasıl yapıyor?". Hayır yapıyorsunuz da, daha ilk çocuğunuz benimki kadar, deli misiniz? Ya da o çocuk kurmalı bebek falan mı? Kurunca oynuyor, sonra bir kenarda sessiz kıpırtısız oturuyor mu? Kaza kurşunu desem, hepiniz yazmışsınız yaş farkı az olsun istedik diye, siz gerçek misiniz?

Bir kız kardeşim var. Hayatta en kıymet verdiğim şeylerden biri de aslında kardeşlerin birbirine karşı hissettiği o bağ. Bazen tel gibi gerilen bazen insanı sarıp sarmalayan... Her zaman insanın kardeşi olması harika diye düşünmüşümdür. Çocuk istemediğim zamanlarda bile, bir gün çocuk sahibi olursam iki tane olmalı diye hayal etmişimdir bu yüzden.

Ama... Ama arkadaşım çocuk bakmak acayip zor birşeymiş! Bunu anladığımdan beri; ikinci çocuk muuuuu anammm hayatta olmaz, elimdekini sağlıkla büyüteyim bana yeter diyerek (Bunu cesaret edip de kocamın yanında yüksek sesle söylememiştim, artık yazıyı ne zaman okursa akşam evde kavga var) geziyorum. Sonra da kardeşsiz de olmaz diye düşünüp kendimi bunaltıyorum.


Neyse, yine başa dönersek, o instagram fotolarına bakarken, içimden cılız bir ses, "Belki bir bildikleri vardır" dedi geçen gün. Aslında fiziksel olarak gayet rahat ( Diğer konularda oldukça zor, ama başka bir yazı konusu olur) bir hamilelik geçirdim. Ne bir bulantı ne bir şişlik yaşadım, hatta 42. haftaya dönen hamileliğime rağmen yürüyüş yapabiliyor, doğuma giderken alyansımı parmağıma takabiliyordum. Gayet iyiydim yani. Yine de bir hamilelik fikrine tahammül edemiyorum ben şu an. Fakat bir taraftan da, bir kaç sene bekleyip bir çocuk daha istersek yaşım ilerlemiş olacak, hadi bu kez zorlanırsam diye düşünüp duruyorum. E işte, bu instamomlar peş peşe çocuk yapıp ileri yaş hamilelik derdinden kurtulmuş olmuyorlar mı aslında?

Geçen kabaca bir hesap yapınca benimkiyle aynı model bir bebeyle hayatımızın 2 senesini tam bir uyku yüzü görmeden ve totalde 3 senesini biraz olsun nefes almadan ( sakince yemek yemek, seyahat etmek vs.) geçireceğimizi fark ettim. Bir de şans bu ya, aynı model bebeden bir daha yapsak etti mi 6 sene! Çocuk dediğinin tantanası bir ömür sürüyor zaten ama bu sayılar deneyimli ebeveynlerden aldığımız tüyolar sonucu elde ettiğimiz "asgari ölçülerde insani yaşama geri dönme" süreleri... Hal böyle olunca düşündüm, acaba bu hatunlar peş peşe yavrulayınca bu toplam süreyi de kısaltılmış oluyorlar mıydı? Bu da aklıma geliveren bir soru...

Tabii bir de büyük yaş farkının kardeşler arası sonuçları var. Kardeşimle aramızdaki yaş farkı 6. Bu fark yüzünden ben üniversite, o da orta okul-lise çağlarına gelene kadar tam bir iletişimimiz olmadı. Ben çocukken o bebek, ben ergenken o daha oyun çocuğuydu çünkü. Sonradan ayrılmaz ikili olabildik biz. Bu tespitten sonra bir soru daha belirdi; küçük yaş farkı kardeş iletişimine iyi gelir miydi acaba?

Derken ne halt ettiğimi anladım! İçimde sinsi sinsi büyüyen bu sorulara bakakaldım! Heheeeyyttt millete deli diyordun ey Mızmız, deli diye sana derler, ne yapıyorsun... Dedim. Fakat haklı gerekçeler bulmuştum bile onların adına.

Sakinleşip de kendime dürüst olmaya karar verince bi' aydınlanma daha geldi bana. Bir kere, ne kadar şikayet edersen et, o yavruyu böyle içine sokmak, hapur hupur yemek istiyorsun ya... Bu delilik aslında tüm şu sorulardan ve cevaplarından daha etkili aslında. Gerçek delilik de bu zaten.


Haaa... Henüz o kadar delirmedim :) Ama bir gün... Belli mi olur!


23 Mayıs 2017 Salı

Varlığı bir dert, yokluğu yara: Kilo!

Kendimi beğenmiyorum bir kaç aydır. Söylenerek giyiniyorum falan... Zaten uzun zamandır pek birşey almadım, kocam inanamıyor ama alışverişe gitme tekliflerini geri çeviriyorum. Çünkü hem o uygun bedeni bulma çilesini çekmek, hem de bulsam bile içime sinmeyen o görüntüyü görmek istemiyorum.  

Aslında herşey hamilelikle başladı. Nasıl beslenmem gerektiğini ve almam gereken ortalama kiloyu konuşuyoruz bir kontrolde. Beslenmede çok sorun yok, öğün atlamam, et, balık ve sebze okey, yemek seçmem, abur cubur nadiren yerim, tek zayıf noktam arada bir yediğim cips ve yaz kış devam ettiğim dondurma... Ama doktorum beni kilo konusunda feci sıkıştırıyor; genelde 10-13 kilo arasında almasını isteriz anne adaylarının diyor, ama senin enn azz 16-18 kilo alman şart! 

Evet çünkü çok zayıfım. Evet acayip zayıfım. Evet evet çöp gibiyim. 
Hayır hasta değilim ( burada asıl sorulmak istenen şu; kanser misin? Degilsen anoreksik misin?), hayır sonradan zayıflamadım, hayır özel birşey yapmıyorum.

Doktor beni böyle uyarmakla kalmayıp bir kaç tane de felaket senaryosu çizince bende başladı bir korku. Kendimi bildim bileli minik bi insanım ben. Boyum 1.62, eh uzun değilim ama Türkiye'de yaşıyoruz yahu, hatun kişilerin ortalama boyu kaç ki... Çocukken de zayıftım, ergenken de... Hatta kilom lise birden beri aynı. Hiç değişmedi. Ben de kendimi böyle kabullendim, kiloma sataşanlar, alttan alta kıskanıp laf söylemeye kalkanlara müthiş sinir olsam da kendimi çirkin bulmadım, hatta kendimi gayet de çok sever(d)im ayol. Şunu söylemeyi çok istediğim olmuştu bu sebeple: 


Neyse, doktorun yanından çıktığım gibi, zaten hamile olduğumu öğrendiğim andan beri günde 6 öğün ve bol bol yediğim sağlıklı tüm yiyecekleri listeledim ve diyetisyene gittim. Ben bunları yiyorum, oldu 16 hafta daha 1 kilo ancak aldım, yardım et dedim. Kadın listeye baktı ve "Devam et, söyleyebileceğim hiçbirşey yok " diyerek (Tabii parayı almayı ihmal etmedi) beni yolladı. Uzatmayayım, 20. Haftadan sonra kilolar başladı gelmeye. Tabii erken doğum riski falan deyip kıpırdamadan yattığım 1 ayın da etkisi var diye düşünüyorum... 42. haftaya dönerken 15 kilo almıştım sonunda. Bana koyulan hedefe ulaşamamış olsam da, ikimiz de sağlıklıydık ve resmen bi' güzellik gelmişti bana. Bu güzelleşme durumunda muhteşem hormon bombardımanının etkisi tartışılmaz tabii, ama benim de ilk kez yanağım, kalçam falan vardı düşünsene... 

Ben kendime hayran kaladurayım, yavru doğdu 3.900 zaten, ödemdi suydu derken bir kaç hafta sonra kilolar erimeye başladı. Bir kaç ay sonra noluurrr hepsi gitmesin diye tırmalıyorum fakat yavruyla yalnızım ve totom koltukla ancak gece buluşuyordu, sonunda olan oldu: Şu an hamilelik öncesinin 1.5 kilo altındayım. Devasa karnımı özlemiyorum elbette, ama çırpı kollarım ve bacaklarıma bakınca, yerine göbekli zamanlarımdaki hallerini getirmek istiyorum. Hadi göz altı çukurları 13 aylık uykusuzluktan, nerde güzelim yanaklar? 

İlk kez kendimden hiç mi hiç memnun değilim. Üstelik beslenmem de iğrenç şeylerle doldu. Habire şekerli şeyler yiyorum mesela, bana iyi gelmediğinin farkındayım ama canım sıkıldıkça dadanıyorum. 42 hafta boyu 1 kere paketli gıda, şeker içeren ürün ya da gazlı içecek ağzıma sürmeden mis gibi kilo almıştım. Şimdi hem bir düzen kuramıyorum hem de sağlıksız şeyleri bırakamıyorum.


İnsan iradesini kullanmalı, kendini kontrol etmeli vıdı vıdı vıdı diyen ben, kendimle göz göze gelemiyorum. Üstelik insanların çoğu fazla kilodan muzdarip olduğu için kimseye derdimi de anlatamıyorum.

Ay baya üzgünüm işte. 

Sanki evde yavruyla baş başa olduğum sürece hiçbir diyete uyamam gibi geliyor. Bahane mi bilmiyorum.


16 Mayıs 2017 Salı

Rüyalar, kazalar ve cinnetler

Bu kadar sinirliyken yazmamak gerek aslında. Hatta hiçbirşey yapmamak gerek belki ama başka nasıl sakinleşebilirim bilmiyorum. Bildiğim diğer yol salya sümük uzun uzun ağlamak, onu da yavruyla yapmak mümkün değil.

                                  Bu yazıya bi "çığlık" yakışırdı ancak...

Yavrunun son bir aydır bana yapışmış vaziyette olmasını doğum günü sonrası geçirdiği hastalığa bağlamıştım. Düzelir dedim ama daha da arttı, tamam olabilir 1 yaş dönemiyle birlikte böyle şeyler oluyormuş diye düşündüm, bak dedim iştahı da düzelmedi ama okuduklarım da bu yöndeydi, uyku olayı desen o da tam rayına oturmadı o zamandan beri ama bu da olabilirmiş, "geçici geçici bunlar, hadi bakalım asma suratını" dedim kendi sırtımı sıvazladım, idare ettim haftalardır. Bugün sabah aşıya gideceğiz, üstüme bir tişört geçirecek fırsatı bile vermiyor, babasına gitmiyor, o da geç kaldım işe diye 100. kez söylenip beni bunaltıyor. Kızdım yavruya, sonra da kocaya kızdım tabii sonra da için için kendime kızdım. Evden çıktık ama arabaya binmesi var...

Oto koltuğunda oturma olayı zaten doğduğu günden beri kriz! 9 aylık olur olmaz gittim en güvenli, en konforlu, en yüksek ( belki böylece etrafı daha iyi görür de ağlamadan biraz daha uzun oturur diye) oto koltuğuna dünyanın parasını bayıldım geldim. Sonuç? Bi' moka yaramadı. Canı isterse belki biraz duruyor istemezse ortalığı yıkıyor, içi çıkana kadar ağlıyor. Mesela dün; o kadar çok ağladı ki yine kusacak hale geldi ve arabayla 10 dakikalık yolda kendini oradan kaldırttı, memeye yerleşti ve tık diye uyudu! Halbuki uyku saatine daha vardı... Çok ağlarsan seni oradan alırız diye öğretmiş olduk ona mı üzüleyim, madem alacaktık niye o kadar ağlattık yavruyu ona mı üzüleyim bilemedim...

Bugün sabah da aynı şey, daha koltuğa koyarken ciyak ciyak bağırmaya başladı. Bahçeden çıktık hala bagrış çağrış içindeyiz, koca da niye bilmem köşeden dönmek yerine geriye aldı bir anda arabayı ve güümmmmm! Aklım başımdan gitti. Anlamadım bir an için, kaldırıma mı çıktık ne oldu! Arkamızda araba varmış meğer, gelmiş arkamıza kadar yanaşmış, biz de bir güzel çarptık adama. Yavru kucağımda kalakaldım inemedim bile arabadan. Korktuğum başıma gelmişti işte, yavru kucağımdayken bir çarpışma! Neyseki ciddi birşey yokmuş adamda, bizim araba hafif hasarlı, hareket ettik az sonra. O sinirle nasıl kaptığım gibi koltuğuna oturttum yavruyu bilmiyorum. Bir taraftan da kükreyerek bağırıyorum hem de ağlamak üzereyim, "bundan sonra herkes koltuğuna oturacak, sesini çıkarmayacaksın, herkes yerinde oturacak bir daha bağırdığını duymak istemiyorum" diye... Öyle korktu ki o halimden, ağlamadı bile, sessizce oturdu, kemerini bağladım kıpırdamadan bekledi. Dönüşte aşı olduğu halde hiç ikiletmedi, mızırdanmadan oturdu yine.

Tabii benim şuan içim parçalanıyor. Kağıt kesiği misali, görünmez ama çok feci bir acı var kalbimin olduğu yerde... Çok kötü davrandım çocuğa... Üstelik çok çok korktum. Gece bir rüya görmüştüm, dişlerimi çekiyorlardı. Ne zaman bu rüyayı görsem kötü birşey olur. Zaten sabahki gerginliğimin, daha evden çıkmadan daralmamın bir sebebi de buydu. Aklıma geldikçe elim ayağım titriyor, ya sert çarpsaydık ya tutamasaydım kucağımda? Bu oto koltuğu meselesi yüzünden yaşadığımız sinir krizlerinin nedeni hep bu korkuydu işte. Şimdiye kadar 10 kere bağırdıysam ona 7 tanesi arabadadır herhalde! Gerisi de kesin uyku yüzündendir. Diğer tüm huysuzlukları sakince karşılayacak sabrı buldum ama bu konuyu çözemiyorum. Konu güvenlik ne yapayım korkmuştum diye kendimi savunmak istiyorum ama o kadar ürkütücüydüm ki o an, eminim buna, kendime kızıyorum elimde olmadan. Keşke daha sakin olsaydım. Kalbim sızlıyor. Daha da kötüsü tüm gün içimdeki sıkıntı ve sinir geçmedi ne yapsam geçmedi. Akşama kadar bunlardan kurtulamadığım için de üzülüyorum.

Çok üzülüyorum yani o kadar...
Geçmiyor.




9 Mayıs 2017 Salı

Tarihe not- uçak yolculuğu-

Dün, 13 aylık hayatının ilk uçak yolculuğunu yaptı minik tazmanya canavarı. Yalnız o ne strestir anneyle babadaki! İkimiz de uçaktan korkmayız (babası belki biraz, heheh hehehe), Ankara şartları malum; zorluk olmasın diye transfer vs. ayarlanmış, herşey tamam. Amaaaaa sinirler gergin; çünkü elimizde oto koltuğunda 5 dakikadan fazla oturmayan, sabit durmak istemediği için üç tekerli bisikletine bile binmek istemeyen onun yerine yandan tutunup yürümeye çalışan bir yavru var. Uçakta biz bunu nasıl zapt edeceğiz diye düşünüp durmaktan helak olduk.


Uçak saati yaklaştıkça karnıma ağrılar girdi, deyim olarak söylemiyorum, gerçekten karnım ağrıdı çocuk gibi..! Bir saatlik Antalya uçuşu gözümüzde büyüdü de büyüdü... Kafa kafaya verdik oyalama stratejileri düşünüyoruz falan, zannedersin olağan üstü hal için toplanmışız, bir ciddiyet bir asabiyet. Çünkü kesinlikle inanmıyoruz o daracık koltuklarda bir saat boyunca kucağımızda oturacağına. Zaten uçağın kalkış saati de tam uyku vaktine denk geliyor, e bizimki evden başka yerde uyumaz, uyku da başına vuracak mahvolacağız kaçarı yok diye kendimizi paralıyoruz. Hatta, darlanıp ortalığı yıkacağına o kadar eminiz ki yavru kalkışta korkar mı, ne bileyim kulakları tıkanır rahatsız olur mu gibi sorular aklımıza daha sonra geliyor.

Hani tatile bu kadar ihtiyacımız (tamam tamam daha çok benim) olmasa vageçeceğiz. Vazgeçmedik tabii, kuzu kuzu bindik.

Uçağa bindik ne oldu? Herşey ilgisini çekti, etrafa bakınıp durdu, öndeki arkadaştan gelen kraker ikramını havada kaptı ve yol boyu afiyetle kemirdi, yanımızda oturan orta yaşlı ciddi adamla oynamaya başladı hatta adamı güldürdü yol boyu. Biz de babasıyla salak salak bakıştık ve inanamadık. Vay anasını sayın seyirciler, yavru ilk kez kucakta oturdu. Arada bir koca sesiyle "meeaameeemmm memeemm" diye yakamı asılması dışında da gürültü bile yapmadı. Zaten gürültü yapması hiç umrumda değildi; yeter ki kendini parçalayarak ağlamasın, üzgünüm ama gürültü diğer yolcuların sorunu diye düşünüyordum, yalan yok :) (bknz sese duyarsızlaşmış ve arsızlaşmış ana modeli). Neyse, sonuç olarak gayet neşeli ve inanılmaz ama "uslu" bir 60 dakikaydı.

Bu sebeple, dönüş yolunda ne olur bilmem ama, yaşadığım en güzel yanılmaydı diyebilirim.

Tamam bazı konularda zor bir çocuk ama ben de (biz de) fazla korkak ve endişeliyim demek ki... Bu da bana ders olsun. Artık en kötü senaryo için önceden üzülmeye gerek yok. Karşımdaki bebek. Sağı solu belli olmuyor işte. Hem her gün büyüyor ve değişiyor. Bugün yaptığını yarın bırakıyor, ya da tam tersi...

Öğrenmiş oldum. Mutluyum:)

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Burnumdan analiz akıyor kaçın

Yatay duruşumu bozduğum an foşur foşur akan burnumla birlikte beynimin sulanmış kısımlarını kaybetmeden bir kaç analiz yumurtlamaya geldim. Zira yemek misali beynimin de faydalı kısmının suyunda olmasından endişe ediyorum şu aralar...
                    

Neyse gelelim analize: Bence yeni nesil ebeveynler olarak baya kafayı yemişiz (Analiz aşağı yukarı bundan ibaret). Üzgünüm, kendimle birlikte diğerlerine de saydıracağım biraz çünkü birbirimizden etkileniyoruz. Yani ben etkileniyorum; oooo falan kitabı okudun mu dedi, vaaayyy onlar filan yere sormuşlar çocuğun uykusunu/yemesini/davranışını, anaaaam çocuk şunu kullanmasa olmazmış... Bunlar geçiyor aklımdan yalan değil. Sonradan hepsini bir akıl mantık süzgecinden geçiriyor, imkanlarım ve aile yapımız açısından değerlendiriyorum, ve evet tamam boşver sen iyi gidiyorsun dediğim çok oluyor kendime, amaaaaa neden ben bu sorgulamaları yapmak zorunda kalıyorum ki? Yahu hepimiz aynı jenerasyonun üyeleri degil miyiz? Temel ihtiyaçları tam sağlamak, çocuğa göz kulak olmak ve ben burdayım diye destek vermek yeterli gelir diye düşünerek büyütmedi mi bizi anne babalarımız? Hepsi buydu yaa, başka bir araştırma başka bir tedirginlik söz konusu değildi... Evet kabul, kişisel defolarımız var çocukluktan kalma, ama kimde yok ki? Hem ben artık bazı noktalarda bunun önüne geçilemeyeceğini düşünmeye başladım. Niye mi? Çünkü ben kaş yapayım derken göz çıkarıyorum gibime geliyor... Mesela diyorum ki kendime, bak bu hareketine öyle tepki verme yavrunun, bir dahakine şöyle yap, kitap/ uzman ne diyordu hatırla... Hah, işte ne zaman kendime bunu yaptırmaya kalksam sanki daha çok yanlış yapıyorum. Bu durum acayip canımı sıkıyor.

Bir de, aslında çok gerekli görmediğim birşeyi yapmadığım zaman kendimi yine de eksik hissetme halim var. Oyun grubu meselesi mesela. Düpedüz saçma geliyordu bana. Ayına uygun nitelikte oyuncak, kitap vs. alıyorum yavruya sürekli, günde iki kez de dışarı çıkarıp parklarda, çimlerde ve nerede korkunç pis bir toprak birikintisi (!) ya da kum havuzu varsa orada oynamasını sağlıyorum. Deli gibi eğleniyor. Yaşıtı bebeği olan arkadaşlarla çok sık görüşemiyoruz diye endişeleniyorum bazen ama yavru da oyun kuracak yaşta değil zaten. Eeeee, o zaman niye oyun grubu araştırıyorken buluyorum kendimi? 

Kendime yaptığım yalandan açıklama şu; kışın dışarı çıkılamaz kadar soğuk olduğunda annemleri bunaltmasın kendi de bunalmasın çocuk, haftada bir kaç gün bir kaç saat değişiklik olur ( Daha işe başlamama en az 3 ay kara kışa da 7 ay falan var bu arada çaktırmayım), herkes daha rahat eder. İyi de be kadın, insanlar sırf yavruya bakmak için düzenlerini bozup Ankara'ya yerleşiyorlar bir iki seneliğine, sen kendin de anneanne ve dedeye hala aşık bir insansın, biliyorsun ki onların sevgi ve ilgisinden daha iyi gelecek birşey yok, ne diye kasıyorsun? Üç tane oyuncak tepesinde zıplayıp boyama yapacak diye akıl almaz paralar isteyecekler, büyük ihtimalle de değmeyecek. Derdin ne? Ne olacak, geçen bir yerde okudum; oyun gruplarında yaşıtları ile bir arada olmak, bir öğretmenin yönlendirmesi ile tanışmak ve yarı bağımsız vakit geçirmek hem çocuğa sosyal anlamda faydalı oluyormuş hem de sınırları öğreterek kreşe başlama döneminde kolaylık sağlıyormuş. İşte bu açıklama kafamda susmayan araba radyosu gibi ötüp durunca kendi kendimden şüphe ediyorum. Gereksiz diyorsun ama hadi gerekliyse??? 


                       

Halbuki zamanı gelsin bi' bakarız bile diyebilsem, bu rahatlığı bari kendime sağlasam, daha konforlu olacak çocuk büyütme işi. 

Her halt için delirmenin lüzumu ne? Herşeyi didiklemenin, yapılacak ve yapılmayacak her hareket için hedefler belirlemenin? Sonra da hepsine kafa yormanın anlamı ne?


Ay yok bir anlamı falan.

Mesela şu an bunları yazıp rahatladım diye memnunum ama babası yavruyu devralmışken kendime bir iyilik yapıp mışıl mışıl uyusam daha memnun olabilirdim. 

Bi' dahakine inşallah...


27 Nisan 2017 Perşembe

1 yaş mektubu

Oğlum, canım, minik tazmanya canavarım, pofuduk poğaçam, herşeyim... 1 yaş mektubunu sürekli not aldığım o defterlere değil, buraya yazmak kısmetmiş.

           

Sen elbette hatırlamayacaksın ama bugün seninle ilk bahçe pikniğimizi yaptık ve ben ne kadar da büyümüş olduğunu fark ettim. Çimlerde bir o yana bir bu yana yuvarlanıp meyve kemirmelerimizden başkaydı bu... Evdeki temizlikçiye de bana da rahat vermediğin için seni karga tulumba aşağı indirdim, kadıncağız açlıktan ölmesin diye de dışarıdan pide istedim... Malum, son hastalıktan beri siyam ikizi gibi yaşıyoruz, evde yemek falan pişiremedim. Neyse, pide gelince temizlikçi ablanın payını yukarı gönderdik sen elimdeki kutuya bakıp sanki her gün sipariş veriyormuşuz gibi, "mama?" diye sordun. Evet mama, dedim ben de. Sonra da çimlere oturup afiyetle yedik kendi payımızı. Ne az önce o ellerle toprak eşelemiş olmana ne de acaba bu pide ne kadar sağlıklıdır sorusuna takılmadım. 

O kararlı suratın ve şapırdatıp durduğun ağzınla ne istediğini gayet iyi biliyordun. Ne yapayım hemen sana uydum, seninle yemek yemenin tadını çıkardım. Ayranı işaret edip ağzını açınca da verdim tabii sana. Kırk yıllık yiyici sanki karşımdaki diye düşünüp güldüm. Geçen yıl bu zamanlar daha göbeğin düşmemişti be, sen ne ara adam oldun demek geldi içimden. Diyemedim: Daha büyüyecek ve adam olacak, belki benim boyum onun omzuna zor gelecek diye düşündüm. Acaba benimle vakit geçirmekten zevk alır mı şu an olduğu gibi diye hayıflandım. 

Fark ettim ki, annen olmak, ne zaman istersen arkandaki destek olmak dışında ben senin arkadaşın olmak da istiyorum. Oturup memleketi kurtaracağımız sohbetler etmek ya da ne bileyim benim bayık geyiklerimden sıkıldığında "anne tamam bırak şu bilmiş halleri bak sana ne anlatıcam..." diyeceğin günleri görmek...

Ama en önemlisi o zamana kadar her anını keyifle yaşamak istiyorum. Daha bundan bir yıl once hayattaki tek derdin memedeki süt ve karnındaki gaz sancısıydı, şimdi bana kitaplarını uzatıp kendi dilinde konuşuyorsun. Yaptığım taklitlerden ve komik suratlardan memnun olmazsan daha fazla aksiyon için hemen babana koşuyorsun.

Tam bir oyuncu oldun. Bize yaptırmak istediğin birşey olunca dişlerini gösterip burnunu kırıştırarak bir gülüşün var ki, hayır demek imkansız. Miniminnacık bebekken omzumuza yatırıp gazını çıkarmamıza izin vermez, kucağımızda sabit durmak istemezdin. Bak, 1 yaşına geldin daha 2 dakika kucağımda sakince oturduğun olmadı. Olsun, o kadar hareketli ve heyecanlısın ki arkanda koştururken kendi evimizi bile baştan keşfettik! 

Ayrıca tüm bu hareketliliğine rağmen henüz yürümedin. Bazen rastgele 2-3 adım attığın oluyor ama sanırım jet hızıyla emeklemek daha kolay geliyor sana. Bir de hala o koca sesinle bağırıp çağırmayı çok seviyorsun. Akşamları uyumadan önce banyooo banyooo deyişin bir alem! Galiba teyzen haklı, annen gibi çenen durmayacak, şimdiden bir sürü şey söylüyorsun.

Yaptığın herşeyi yazmak geliyor içimden ama bu kadar yeter sanırım, onları notlarımdan okursun. Ben aslında en çok sana nasıl doyamadığımı anlatmak istiyorum. Seni her öptüğümde kokunu içime çekiyorum mesela; Aşk böyle kokuyor diye düşünüyorum. Çocuğunuza aşkım, sevgilim vs. demeyin diye uyaran uzmanlara nanik yapıyor ve gün boyu "minik aşkım seni çok seviyorum" diye defalarca tekrarlıyorum. Beni anladığına eminim, gözlerinin içi gülüyor, ben kanatlanıp uçuyorum. 

Benim minik canavarım, ufacıkken de öyleydin şimdi de öylesin; ne istediğini biliyor ve alana kadar durmuyorsun. Bu huyun beni çok zorluyor ama bir yandan da kendine hayran bırakıyorsun. Seni törpülemekten korkuyorum böyle zamanlarda: Çünkü seni olduğun gibi seviyorum ve hep öyle seveceğim. Dilerim hep böyle özgür ruhlu ve meraklı olursun.

Bu bir yılda beni ve hayatımızı çok farklı bir yere getirdin yavrum. Seninle birlikte bambaşka bir şeye dönüşmeye devam etmekten inanılmaz keyif alıyorum.

Oğlum, iyi ki doğdun. Seni çok seviyorum.

21 Nisan 2017 Cuma

Yamulan anaya madalya bedava -uyku-

Analıkta yamulduğum noktaların hası uyku! Aslında yazıyı burda kessem bile olur, yazmayı ve ilerde okumayı cok istediğim halde hafif bir panik atak geçiriyormuş gibi kalbim atıyor çünkü sıkıntıdan!


Baykuşun benden daha iyi göründüğü gerçeğini de belirtmek gerek...

Peki, neden bu kadar sorun oldu bu uyku konusu? 

Cevap: Çünkü her şeyi kitaplardaki gibi yapabileceğini zanneden aptal ben, uyku konusunda okuduklarıma müthiş takmıştım kafayı. Tamam, vakitli yatıp vakitli kalkan, monoton hayatını seven bir Ankara insanı ( hani çoğunlukla memur, asık suratlı ve gömlek ceket gezen, ölçülü makyajını yapmış insan kitlesinden) olmam uyku konusunda hassas olmamda etkili... Yalnız tek başına yeterli değil. Bunu anlamam epey sürdü.

Meğer baş ucu kitabı ilan ettiğim, her satırını rengarek çizdiğim Tracy Hogg teyzenin kitapları bendeki düzen takıntısını ateşlemiş! Zaten kitaplar da evirip çevirip rutini anlatmış. E bunun büyük kısmı da uykudan oluştuğuna göre, zavallı Sibel de orada yazanları uygularsa el kadar yavruyla tıkır tıkır bi hayatı olur sanmış! Veeee masal burada bitmiş. 

Çünkü bebek gazlı, çünkü bebek daha anasının karnındayken bile ultra hareketli, çünkü bebek bir yenidoğana yakışır cinsten gece gündüz uyuyan tiplerden değil... Hal böyle olunca o çizelgelerde anlatılan uyku süreleri şunlar bunlar hep yalan oldu. Ben yine de azimle uğraştım; uyku süresini tutturamamasam da uyanık kalabileceği süreleri dikkate alarak hep uyutmaya çalıştım. Nasıl mı?

"Uykulu ama henüz uyanıkken (Bu çok sihirli bi laf, her kitapta geçer mutlaka) yatağına bıraktım, uyumazsa bir kaç kez pışpışladım, o da uyudu" demeyi çok isterdim ama tabii ki öyle bir şey olmadı. 7 haftalık olana kadar ara sıra emerken uyuyakalıyordu, bu da işime geliyordu. Uyumazsa ayağıma koyup sallıyordum. Çünkü daha 3 haftalıkken öyle çok ağlamıştı ki soluğu tecrübeli bir profesörün yanında almıştık. Kadının tespiti ise şuydu: " Bu çocuk 3 ayını doldurana kadar gerekirse üstünde yaşayacak, indirmeyeceksin. Gaz dışında fiziksel bir sorunu yok ama farkındalığı çok yüksek bir bebek bu, hızlı etkileniyor zor sakinleşiyor. Ne istiyorsa yapacaksın. Dünyaya alışana kadar patron o" . Bu gazla uyusun da nasıl uyursa uyusun diyorduk.


Gitsin yatakta uyuyan bebeler, gelsin sabaha kadar kucakta tutup oturarak uyumalar

Sonra 7. hafta geldi ve emerken arada bir ağlayan yavru, hem emmek için saldıran hem de 3 saniye sonra emmeyi bırakıp delice ağlayan bir çılgına dönüştü. Uyanıkken hayatta emmiyordu. Aç kalıyor, uyumuyordu, uyumayıp ağladıkça daha çok acıkıyordu. Baktım ki olacak gibi değil, sallaya sallaya uyutup uykusunda emzirmeye başladım gündüzleri. Kilo alımı yavaşladı, uykular güme gitti ve yavru sallanmadan uyumaz oldu. Fakat gariptir, gece gayet güzel emiyor ve 2-4 ay arasında sadece 2 kez beslenmek için uyanıyordu. 4. aydan sonra memeyi reddetme olayı azaldı ve geçti. Amaaaaa ( Ne çok ama var!) bu sefer de sevgili "4. ay uyku gerilemesi" ile tanıştık. Gündüz uykuları oldu mu hoop diye 30 dakika, gece uykuları oldu mu parça pinçik...

Ben ne durumdaydım bunlar olurken? "Uyuyacak da uyuyacak, uyuyacak da uyuyacak..." diye sayıklayan delinin tekine dönüştüm ne olacak. Kafayı yedim, çıldırdım (Evet kocam, bunu itiraf edebilmek için blog yazmayı bekledim) ve tabii ki kendimi eve kapattığımla, sinir krizleri geçirdiğimle kaldım. Yavru nasıl yapmak istiyorsa öyle yaptı. Pusette ya da oto koltuğunda uyusa ayaklarım kopana, depoda 1 damla benzin kalana kadar gezdirmeye hazırdım çünkü onu uyutmaya çalışmaktansa bileklerimi falan kesmek istiyordum. Fakat (Hep ama olmaz, arada bir fakat diyeyim) yavrunun pusette ve oto koltuğunda oturma süresi yaklaşık 1.5 dakika falandı. Bu süre sonunda onu oradan almazsan morarana ya da kusacak hale gelene kadar ağlıyordu.

Aylar böyle geçerken tek tesellim büyüdükçe gündüz uykularınının sayıca azalması oldu. Eh işte, hayatta kalıyordum. Yavru da bu arada pofuduklaşmış; ben (Yine( yine, çünkü bebeden önce de çok zayıftım)) açlık sınırında kalmış gibi zayıflarken o tombullaşmıştı. Uyumamak için direndiği zamanlar sadece sinirlerim değil, ayak bileklerimden belime kadar olan kısımdaki tüm kaslarım zedelenir olmuştu.

Aylardır, uyku eğitimi ver, ya da verme, nazikçe uyut, ne nezaketi ağlasın yaaa bi'şey olmaz diyen her kitabı okumuş, harekete geçmeyi düşünüp vazgeçmiştim. Elimizdeki mevcut yavru ise 10 aylık hayatında daha hiç "uykulu ama uyanık" moduna girmemiş, sakinleştirici tayfasından olan emzik, uyku arkadaşı ve benzeri şeylerden hoşlanmamıştı ve üstelik kusacak ya da nefessiz kalacak kadar şiddetli ağlama noktasına -abartmıyorum- sadece 30 saniyede ulaşan cinstendi. Yalnız, 10 ayını geçmeye başladığı vakitler fark ettiğim bir şey oldu; eskiye nazaran daha sakin gidiyordu uykuya ve ona açıklamalar yaptığım zamanlar beni resmen dinliyor, üstelik açıklamalarım çoğu kez de işe yarıyordu. Bunlar bana alttan alta bir güç vermiş olacak ki, ayağımda sallarken kendini yine hop diye atıp kaçmaya uğraştığı bir akşam dayanamadım; aldım bunu koydum yatağına. "Sana ninni söyleyeceğim" dedim, "sen de uyuyacaksın oğlum". Yarım saatin sonunda sadece 2 şiddetli ağlama ile yatağında uyumuştu. Sevinçten aklımı kaçıracaktım.

Bunu oturtmak bizde haftalar aldı, iki ileri bir geri derken süreç uzadı ama artık yaklaşık 15-20 dakikada yatağında uyuyan bir yavru kendisi. O, kitaplarda anlatılan cinsten bir bebe olmadığı için ben de iyi geceler dileyip odadan çıkan kitap analarından olamadım henüz. Olsun, bu benim için yeterli, yanında kalıp uyuduğunu görmek hoşuma bile gidiyor. Gece kalkmaları da azaldı kendi kendine uyumayı öğrenince. Evet bitmedi ama anne sütü alıyor diye ona da kıyamıyorum, idare edilir boyutlarda.

Son yazıda bahsettiğim ateş ve sonrasında gelen grip-öksürük ikilisi yüzünden 10 gündür yine düzen falan kalmadı tabii... Yine de çok diretmeden düzeleceğinden umutluyum.

"Bu kışı gripsiz bitirdik kıhkıhkıh" derken... cortladık! adlı tablomuz

Bi' dakika: Yazıya bambaşka başlayıp, lafı "yavru uyumayı nasıl öğrendi" noktasına getirdiğimi şu an fark ettim... Ama hahahhhhayyyttt tabii ki umurumda değil, içim rahatladı yazdıkça ayol! Aylarca uyku yüzünden psikolojimi çizmişim, nasıl yamulduğumu daha iyi belgeleyen bir şey olamazdı herhalde; uyku deyince hatunun kafa gelip gidiyor :)

İşte bu yazı da bana bir diğer hatırlatma olarak dursun, okuyan olursa da teselli olsun: Yavrunun karakteri, huyu suyu uyku konusunda çok belirleyici. Kitaplar okuyup kendini ve çocuğu bir kalıba uydurmaya çalışınca çok üzülmek garanti. Daha sakin olmak gerek, biraz daha rahat... Elbette bir de bebeyi gözlemlemek, doğru zamanı kollayıp harekete geçince ve kitapları bırakıp içinden geldiği gibi davranarak onu ve kendini uykuya ikna edince, yavru uyuyormuş. Bir de son not, her yavru muntazam uyumuyor, benimki koca adam olana dek uyumayacak belki de. Kabullendim rahatladım.

Ennn son not: Bu yamulmalı konu sonunda kendime bir altın madalya takıyorum. Hak ettin kızım, aferin. 


13 Nisan 2017 Perşembe

Tarihe not - ateş-

Hiçbir aşıdan etkilenmeyen yavru, 12. ay aşıları yüzünden perişan. İlk geceyi gayet rahat atlattı ama dünden beri ateşini düşüremiyoruz...

İlk kez ateşi çıktı, ne yapacağımı şaşırdım. Teoride herşey mükemmel tabii de, annem olmasa uykusundan kaldırıp ılık banyoya sokabilir miydim gecenin bir yarısı... ya da o inlemelerinde ağlamadan durabilir, sakince başında bekleyebilir miydim bilmiyorum.

İçim eziliyor kızarmış ve yarı kapanmış gözleriyle bakınca. Hep sıcak poğaçam diyordum ya, şimdi tam öyle oldu. Kucağımda asla durmayan yavru şimdi halsiz ve bana yapışmış durumda... Uykuya sürükleyerek götürdüğüm canavar yastığı asılıp nen nen diye ağlıyor o kadar halsiz...

Allahım ne kadar zormuş... Bütün yavrulara sağlık ver...

7 Nisan 2017 Cuma

Dayım...

Yarın yavrunun doğum günü... Haftalardır ona baktıkça hayretler içinde kalıyor, şükürler ediyor ve ne kadar çabuk büyüdüğünü düşünüp ağlamaklı oluyorum...

Bugün hazırlık yaparken, "keşke dayım da olsaydı yarınki doğum gününde" diye düşünür buldum kendimi. Oturup hıçkırarak ağlamak geldi içimden. Dayım öldüğünde daha 4 yaşındaydım. O da 24... Tam 27 sene olmuş dayım gideli, bu dünyada yaşadığından daha uzun süredir aramızda yok yani... Düşündükçe hatırladım ve cenaze evine gittim birden: Evde ağlayan kadınlar geldi gözümün önüne. Anneannemlerin bir odasında eski tip somyalar vardı, büyük halalardan biri yüz üstü kapanmış ağlıyor ayağında patikler. Patiklerin kırmızı yeşil ve siyah renkleri aklımda, yaz günü neden patikli acaba. Küçük odada annemle yengem var biliyorum içeri girmek istiyorum ha bire çekip alıyorlar beni. Az sonra iğneci geliyor, hem siyah çantasından anlıyorum hem konuşulanlardan. Çocuk aklım iğnenin çok ağlamayı nasıl durduracağını anlamıyor tabii; perişan haldeki annem ve yengemi sakinleştirici ile ayakta tuttuklarını kavrayamıyorum. Aslında ölümü de anlamıyorum. Kötü bir şey var o kesin, söz konusu da dayım, ama neden neden bu kadar çok ağlıyor herkes. Hikayeyi de duymuşum üstelik, dayım motorsikletten düşüp başını kaldırıma çarpmış. Eee, neden öldü ki diye düşünüyorum, sadece başını çarpmış işte. Hem dayım kocaman, gerçekten de öyle; 1.92 boyunda hani babayiğit dedikleri tiplerden, ne olacak ki düştüyse...

Bir ara çocukları çocuklara emanet edip evden uzaklaştırıyorlar: Ben ve benden bir kaç yaş büyük çocukların cebine para koyup bakkala yolluyorlar. Şimdi net hatırlamıyorum tabii ama anlaşılan bizimle ilgilenecek durumda olan pek kimse yok. Kendi aramızda konuşup duruyoruz, çocuk aklımızla olanları anlamaya çalışıyoruz. O patikli büyük halanın oğlu, elindeki oyuncaklarla kazayı canlandırıyor. Hayır, dayıma kimse çarpmadı o kendi düştü diyecek oluyorum vazgeçiyorum. Anlaşılan bir önemi yok...

Bilenler hala söyler; memleket bir daha öyle cenaze görmedi diye. İnsanları evlere, avlulara sığdıramadılar. O kadar çok seveni varmış ki hayatı deli dolu yaşamayı seven dayımın... Yokluğun yokluk olduğu o vakitler, çiftçi dedemin harman parasıyla alınmış, artistlerin giydiği cinsten fiyakalı montunu, trende gördüğü üstü başı ıslak garibana veren adam dayımın elbette seveni çokmuş. Cenazesinde "Mehmet ölmüş...bize şimdi kim bakacak" diye dövünen fukaralar...

Şimdi anlıyorum. Kısa günde kırk kere derler ya, işte öyle ha bire bizi yoklayan gelip gidip beni öpen her gelişinde meyve ya da çikolata getiren dayımı uğurlamaya gelmesi çok normal o kadar insanın...

Yaşım daha küçük olmasına rağmen çok berrak hatırladığım daha bir sürü an var dayımla ilgili. En iyi hatırladığım şey ise o kıpır kıpır hayat dolu halleri, evimize geldiğini daha o merdivenlerdeyken anlamam mesela, o koca cüssesiyle her zaman koşarak pat pat sesler çıkararak tırmanması o dört katı... Ve tabii beni sevmesi. Sarılarak kah omzunda kah kucağında evire çevire bazen popomdan ısırıp ağlatarak da olsa, neşeyle sevmesi... Demek ki çocuk yüreği sevgiyi tanıyor. Aklıyla değilse bile yüreğiyle anlıyor. O yüzden cok isterdim dayım benim oğlumu da görsün.

Kim bilir nasıl da severdi...