13 Şubat 2018 Salı

Challenge geldi haaaaanım! - Haftanın olayı

Haftanın en güzel olayı neydi (bknz: Challenge 6. Soru) diye düşünürken, aklıma sadece yavrunun türlü sevimliliklerinin gelmesi acaba neyin göstergesi?
  1. Tam Türk tipi bir ana olduğumun
  2. Mok gibi bir hafta geçirdiğimin
  3. En güzel olay deyince cidden büyük bir şey olması gerekliymiş gibi bir beklentiye girmiş olmamın
  4. Yakın geçmişe ilişkin hafızamın giderek zayıflamasının.
  5. Hepsinin

Oyumu hepsi yönünde kullanıyorum.

Yeni bir kayıt haftası daha başladı. Sürüm sürüm sürünen doktoram ve tabii ki ben, yine  bir aşk-nefret ilişkisi içindeymişçesine savruluyoruz. Bir an geliyor kesin bitirmeliyim diyor, bir an geliyor o kadar stres ve gerginliğin sonucuna asla değmeyecek diye düşünüyorum. Danışman hocamla olan fasıl zaten bambaşka… Adamı bir kaşık suda boğabilirim, bir damla suda da boğabilirim, her türlü boğabilirim! Fakat bütün yollar danışmana çıkıyor. O telefon edildiğinde “Merhaba Hocam, nasılsınız?” diye neşeli bir cırlama yapmak mecburi… ki bu adam son yazdığım sitemli e-postama cevap verme gereği bile duymadı! O bir “büyük küçük dinlemem, tüm dağları ben yarattım!” egosu, o bir “HAYIR!”ile başlayan suçlayıcı cümleler uzmanı, o bir “o kadar kendimden eminim ki karşıdakini kendinden şüpheye düşürürüm” insanı.

Ben de tavşanım işte.

Neyse, durum bu.  

İşin içinden çıkamayınca bir bilene danışmak gerek dedim ve Bakanlığa danışman olarak gelen, farklı bir üniversiteden aynı ana bilim dalında Profesör olan bir hocaya akıl danıştım. Durumu kabaca anlattım. Süreç niye bu kadar uzadı, danışmanıma neden kırgınım ve kafam yapıp yapamayacağım konusunda neden karışık açıkladım. Dinledi ve bazı sorular sordu, en sonunda söylediği; “…yapabileceğini düşünüyorum. Seçtiğin konuda sıfır değilsin, konuyu zaten biliyorsun, üstüne koyacaksın. Çok üzülmüş ve büyütmüşsün, motivasyonunu haklı olarak kaybetmişsin ama kısa fakat düzenli sürelerle çalışırsan bitirebilirsin” oldu.

Bu haftanın en güzel olayı buydu.

Yaparım yapmam bilmiyorum; daha enstitü ile çözmem gereken sorunlar, danışmanımla yapmam gereken konuşmalar var. Fakat bunu duymak bana çok iyi geldi. Hocanın bana “evde çalışamazsın değil mi?” diye anlayarak sorması bile yeterliydi. Allahım, sadece ben mi böyleyim bilmiyorum ama anlaşılmış olmak ne kadar - ne kadaaaar rahatlatıcı bir şey!

Şu an gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum, ama kendimi gerçekten çok hırpaladığımı anlamış bulunuyorum. Bu konunun öyle ya da böyle artık çözülmesini ve şu gönül sıkıntısından kurtulmayı diliyorum. Bu sefer bir nokta-ya da virgül koymalıyım.

6 Şubat 2018 Salı

Haftadan kalanlar-3

Geçen haftadan “influenza a” kaldı. Kuş gribi, domuz gribi ve benzeri korkunçlu grip virüslerinin bulunduğu tip. Hem de yavruda!
Pazartesi gün öğlen annem “oğlan hasta oluyor gibi, ilaç mı versek” diye sordu demiştim ya, yavrumun cidden derdi varmış. Akşama kadar sünepe gibi orada burada yatmış, öksürmeye başlamış ve boğazındaki gıcıkla baş edemeyip 2 kere kusmuş ve tabii hiçbir şey yememiş. Eve gittiğimde yeni kusmuş ve korkmuştu. Anneannesinin dizine yatmış, kırmızı nemli gözlerle sessizce bakıyordu. Beni görünce gülümseyemedi bile, iyice gözleri doldu. Ay Allahım içim cızzzzz etti, o an aklıma gelince hala kalbimin bir köşesi sızlıyor. Geceye kadar ilaçsız idare ettik ateşini, sonra sabaha kadar ilaç da fayda etmedi, çırpındık durduk.
Ne burun akıntısı var ne başka bir şey, sabah ayağa kalkınca su gibi aktı burnu bir kerecik, bir de arada boğazı gıcıklanıyor ama ateşi yüksek, hepsi bu.
İşte doktorun önemi burada ortaya çıkıyor, muayeneden sonra kilit soruları ben bir şey söylemeden sordu, bence influenza, tahlil yaptırın, a-b hangisidir bir öğrenelim, türüne göre hareket edeceğiz dedi. O pahalı tahlil sonucu influenza a olduğunu öğrendik. Bu zıkkım türde, oseltamivir diye bir madde içeren antiviral ilaçlar kullanmak gerekiyormuş. Daha önemlisi, bu ilacı belirtiler başladıktan 24-48 saat sonra almak gerekiyormuş, yoksa ilacın etkinliği kalmıyor ve hastanın gribi çok ağır seyrediyor. Hemen doktora gitmemiz ve sağ olsun doktorumuzun uygun teşhisi ile çok uzamadan atlattı yavru. Ateşli kısım bitti, sonra biraz daha toparlandı neşesi yerine geldi, arkasından iki üç gün öksürük pik yaptı ama sonra o da söndü. Çok şükür iyileşti. Çocuğu olanların bileceği üzere hastalık geçti ama yavrunun içindeki huysuz keçi hortladı, Chucky ortaya çıktı, ergenlere taş çıkartır uyuzluklar başladı. “Bu da geçer, çok şükür sık hastalanan bir çocuk değil (aman maşallah!)” diyerek kendimi avutarak başka bir konuya zıplıyorum.
Hafta sonu kuzenimin nişanı vardı, rahmetli dayımın bir tanecik oğlunun. O kadar çok gitmek istemiştim ki… Yavru toparlanınca yola çıktık bir gün öncesinden. Günlerdir öksürmekten uyuyamayan çocuğum nişanın olduğu gün, öğle uykusunda kendi rekorunu kırıp 3,5 saat uyudu. Aman Yarabbi o kadar mutluyum ki, yavruyu nişana götüreceğim akşam, birazcık geç uyuyuversin zaten çok uyudu, kesin çok eğleneceğiz, aldığım ciks gömlekle pantolonu da boşa gitmeyecek falan diyerek gaza geliyorum. Cidden nişanın başında her şey iyiydi; renkli ışıklara baktı, insanlara el salladı, sırıttı, kırıttı, oy aman nasıl mutlu! Ben de aylaaaar sonra bir kısa elbise bir topuklu ayakkabı giymenin mutluluğu ile süzülüyorum. Mutluluğum 3. şarkı ile son buldu. Biz çocukken çok olurdu hatırladınız mı; düğünlerde annesinin eteğini çekiştiren, pistte salya sümük ağlayan çocuklar… Hah, işte onlardan birisi de benim yavru oldu işte. Anneanne, dede ve babasının dışarı çıkarma, gezdirme, eve gidip çizgi film izleme önerilerini şiddetle reddederek “annneeeaaaaaaa” diye ağlamayı tercih etti. Yaklaşık 15 dakika süren nişan maceramız bizim için sona erdi, eve gittik, türlü huysuzluklardan sonra uyudu. Tabii evde olduğumuz süre boyunca kocam beynimi yedi; çocuğu hiç kalabalığa ve gürültüye sokmamışım ki, hep uykusuna göre hareket etmiş kendimizi eve tıkmışım, çocuk sıkılmayı bile bilmiyormuş………
Pazar günümüz de yolda geçti sayılır, en güzel kısmı ikindin Ankara’ya ulaşınca gittiğimiz büyük park oldu. Eve gidip, memleketten taşıdığımız deve yüküyle eşyayı yerleştirmek yerine parkta coşmayı tercih ettik, hava çok güzeldi. Tahterevalliyi görünce “aaaaaa anne tahtaraviiii” diye koşması ve tabii yine ne yapacağını bilemeyip şaşkın şaşkın bakması harikaydı.
Gece eşya ayıklamak mı? O da öyleydi tabii canım, o da öyleydi…

29 Ocak 2018 Pazartesi

Challenge geldi haaaaanııım- Manzara ve iç ses

Sıkıcı bir iş gününde, evden gelen “oğlan hasta oluyor gibi, ilaç mı versek?” sorusu ile moral yerlerde, challenge için yazmaya geldim. Tabii ki “ilaç falan verme anneeeaaa” diye cırladım telefonda ama bağışıklığım değilse de psikolojim çöktü şu an… O yüzden penceremden görünen manzarayı (4. Soru; şu an pencerenden görünen manzarayı yaz) olduğundan daha çirkin anlatabilirim.
Tam bir Ankara manzarası –yani yol var, araba var, kısalı uzunlu çirkin binalar var- olmasının dışında, karşıdaki sitede çatı dubleksi kirasının 5.800 lira olduğunu bilmek bile içimi daraltıyor. Özel bir site olduğu için değil, “özel” bir konumda yapılmış olduğu için.  Daha doğrusu o bina yapıldıktan yıllar sonra buraya başka “özel” şeylerin inşa edilmiş olmasından dolayı konumu önem kazanmış sıradan bir apartman orası. Neyse, manzara diyorduk. İşte bir de devasa vinçler durmadan çalışıyor karşımda; acayip büyük bir yapı her gün giderek yükseliyor ve arkasında kalan diğer acayip büyük ve acayip önemli ve acayip pahalı ve bazılarınca neredeyse acayip kutsal olan diğer yapıyı gizliyor. Eskiden orası hep ağaçtı, lojmanlar falan da vardı. Şimdi çok mühim bi’ yer. Neyse daha yazmayım, adres versem daha açık olacaktı.
Başlamışken 5. soruyu da yanıtlayım; bir güzel alıntı kondurayım şuraya:
Bir an ne yazacağımı bilemedim iyi mi… Sonra aklımda “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü belirdi.
Kimin söylediği konusunda çeşitli tartışmalar var; Hz. Ali, Hz. Ömer ya da Mevlana’dan bir veciz olduğunu iddia eden kaynaklar mevcut. Söyleyeni kim olursa olsun, üzerinde düşündükçe insanı kalbinden ya da vicdanında bir yerden vurduğu kesin. Aslında, karşımdaki manzaraya bakınca aklıma bu sözün gelmesi mükemmel çalışan bilinçaltımın bir sonucu diye düşünüyorum.  
Tevazu, yardımlaşma, hakkaniyet, merhamet, güzel ahlak, teslimiyet ve daha bir sürü şeyi çağrıştıran bir inanca mensup olduğunu iddia eden, fakat gösteriş, hırs, kayırma, acımasızlık ve fesat içinde yaşayan insanlar bunu nasıl yapabiliyorlar diye kafamı çok yordum. Cevabı burada işte; bir kez inandığından ayrılırsan (ki bunun bir dini inanç olması şart değil, hayattaki herhangi bir prensibin ya da bir etik görüşün de olabilir) ve onun gerektirdiğinden farklı yaşamaya başlarsan, o yaşayış tarzı sana normal gelmeye başlıyor ve inandığın şey ona doğru evriliyor. Hayatına neyi sokarsan inancın ona dönüşüyor. İşte bu da karşımda devasa biçimde görünüyor şu an…
Kendi özelimde ise bu cümleyi ne zaman düşünsem, suçüstü yakalanmışçasına panikliyorum. Ben de sıradan bir insan olarak zaman zaman çizgimden uzaklaştığımı hissediyor, bazen uzun muhasebeler sonunda bazen de tokat gibi inen basit bir fark edişle oraya geri dönmeye çabalıyorum.
İşin günlük tarafında; sadece kadın olduğum, onlar gibi giyinmediğim-görünmediğim için bile sürekli kendimi namlunun ucunda hissettiğim için sivrilmekten çekiniyorum. Bu da beni küçük ama sürekli ve acı verici biçimde bunaltan bir döngüye sokuyor; öyle düşünmüyorum ama asıl düşündüğüm şeyleri ifade edemiyorum da… Hadi onlar gibi olursam, bu halleri kanıksarsam diye korkuyorum sonra. Elimde iki seçenek var, kendime güvenmeyi ve muhasebeden kaçmayarak bildiğimde devam etmeyi seçiyorum.
Dilerim inandığım gibi yaşamaya devam ederim her zaman. 

25 Ocak 2018 Perşembe

Haftadan kalanlar-2

Son 2 haftadan kalanlar;
  • Sırt ağrısı, boyun ağrısı, kas sıkışması
  • Uykusuzluk, uykusuzluk, uykusuzluk
  • Sinir, stres, gerilim.

Ağrılar; çünkü spor yapmaya vakit yok, yavrunun uyku saatleri işten geç çıkmamız nedeniyle kaydı, o yattıktan sonra ben yatağa kadar yürürsem onu spor sayıyorum. Sonuç olarak, ağrılarım aslında beklenen bir şeydi; fizik tedaviden bu yana egzersiz olarak hiçbir şey yapamadım ve stresli 2 hafta geçirdim.
Uykusuzluk; çünkü stresten uyuyamadım ve Murphy kanunları her zamanki gibi geçerli oldu. Uyuyamıyorsan ve dinlenmeye ihtiyacın varsa, uykuya dalabildiğin o kısıtlı sürelerde çocuk uyanır. O iki hafta boyunca mesela sabahları 5.30’da uyanmaya karar verir ya da ilk ciddi kabusunu görerek hepinizi gece gece korkutur.
Sinir, stres, gerilim; çünkü bir sürü “boş” insanla çalışıyorum. 1.5 ay önce hazırlığı bitmiş bir iş son dakikaya kalıyor, çünkü odalardan taşan egolar, çünkü döt korkusu yüzünden aksiyona geçemeyen yöneticiler. Stresliyim, çünkü lanet olsun içimdeki sorumluluk duygusuna! Boşversene kızım, boşversene! Kime diyorum huuuu!

İşte böyle.

Bunun dışında yavru 3 kelimeli cümlelerde ilerliyor, onu dinlemek acayip keyifli... Yemekteyken kapı çaldı, apartman görevlimizin çöp topladığı vakti artık öğrenmiş olacak ki; “aaaa, İlyas kapı çaldıııı, İlyas amca - çöp aldııııı” diye cırladı. İnsanın bu cümleye bu kadar mutlu olabiliyor olması garip; yavru dünyanın en iyi şiirini yazdı ya da felsefi bir eserden alıntı yaptı gibi seviniyorum uzun cümleler kurunca. 2 sene önce bu durumu görsem başka bir ailede, kesin dalga geçerdim…

İş yerindeki en yakın arkadaşımın oğlu seneye anaokuluna başlıyor. Şimdiden karalar bağladı kız. Alternatif okulları araştırıyor, aramızda konuşuyoruz, eğitim sistemimize gömüyor, bu çocuklar bu ülkede ne olacak falan diye dertleniyoruz. Bak anaokulu diyorum, seneye diyorum, benimki de daha kreşe bile başlamadı üstelik. Eve en yakın ilkokula verilen, Anadolu Lisesi’ni kazanmış olmasa onun yanındaki ortaokul ve liseye gönderilerek ilk ve orta öğretimi tamamlamış olacak biz 80 kuşağı anne-babaların, çocuklarının okul hayatını kreş döneminden itibaren planlamak zorunda kalması çok acıklı değil mi? Vallahi başka kelime bulamıyorum, kendimize de bildiğin acıyorum. Daha sıpa tuvalet eğitimi almadan onun “eğitim hayatı” için bas bas paraları okula/leylaya moduna girmemiz mi, hadi parası batsın bunu bir tarafa koy, bir de düşüne düşüne beynimizi yakmamız mı daha acıklı? Üstelik şu anda kafam karışmış bile değil, ne olursa olsun yavru daha küçük yeeeeaaaa gevşekliği var bende.  Ama seneye kreş krizlerini bildiririm artık. Bir kere daha yazık bize diyor, bu konuyu kapatıyorum.
Haftadan başka bi’ şey kalmamış düşününce.
Ay, buna da yazık o zaman. Vah vah ederek kapatıyorum haftayı.

21 Ocak 2018 Pazar

Challenge geldi haaaanıımm ! Gevşek-sosyal-bakımlı-hamarat

Daha sık yapsam dediğim 5 şeyin başında gevşemek var. Nedensiz gevşek sırıtışlar olsun, efendime söyleyeyim kedi gibi kıvrılıp sakin sakin sakin uzanmak olsun, özellikle iş yerindeki kaosun içinde bir fincan kahve alıp kafamı toplamak olsun… Böyle gevşemelere daha çok ihtiyacım var. Gerginlik işleri hızlandırmıyor, olmazları oldurmuyor. Sadece yoruyor.
Gevşeyeyim, anda kalayım, huzurlu olayım derken ben...

İnsanlarla daha çok görüşmek mesela bu da ikincisi olabilir. Büyük şehir koşturmacasından sakınmak için minnak dünyamızda - evimizin güvenli sınırlarında takılmak çok hoş… ama insan lazım. İnsana insan lazım dostlar, bu bir gerçek. Hatta yavruya bile lazım. Resmen hafta sonunda bir zaman kırıntısı yaratıp karı koca film seyredeceğiz ya da sabah kahvaltısını ikindiye kadar toplamayacağız diye, eve birini davet etmekten çekinir olduk. Sadece biz değil, herkes öyle. Herkes buluşacaksak dışarıda buluşalım modunda… Fakat o iş yavrulu aileler için ayrı bir sıkıntı. En azından bizimki gibi kıpırdak modele sahip olanlar için… Tamam, evde bile olsan ortamda çocuk olduktan sonra buluşup bir “yetişkin sohbeti” gerçekleştirmek çok mümkün değil. İyi de iade mi edeceğiz yavruları şimdi, n’apıcaz yani!

Bir de keşke sevdiklerimi daha çok arasam… Düzenli olarak aradığım tek aile büyüğüm anneannem. Geri kalanının haberlerini almak için anneme falan düzenli soruyorum ama aramıyorum. Baba tarafımı ise hiç arayasım gelmiyor. Halbuki hepsini severim ve kırk yılda bir aradığım vakit, seslerinin şenlendiğini hissederim. Bu konuda epey öküzüm kabul ediyorum. Arkadaşları da çoğu zaman yazışarak yokluyorum. Onlar da öyle yapıyor. Aslında doğrusu bu değil bence ama çağımızın gereği bla bla bla deyip geçiyorum…

Kendime daha sık bakım yapsam. Aslında bu cümle toptan yanlış. Bir şeyin daha sık olması için en azından arada bir tekrarlanması gerekir değil mi? Ben bakım-makım yapmıyorum ki. Saçlarım kısacık, çim adamdan hallice. Azıcık şekillendirici ile 5 saniyede falan havalı bir görüntü çıkıyor. 60 saniyede kuruyan ojelerden aldım (niye? Çünkü kurumasını bekleyecek sakince oturacak vaktim yok!), haftada bir en fazla kez gün oje sürüyor ve haftayı o renkle tamamlıyorum. Sabah arabada giderken tırnak törpüleyip oje sürdüğüm çok oldu! Sabah da bir açık renk far ve rimelden oluşan basit makyaj. Bu şekilde “bakımlıymış” gibi görünmeyi başarıyorum. Ufak tefek bir insan olduğum ve yaşımı göstermediğim için şimdilik idare ediyorum ama nereye kadar? Ne bir manikür-pedikür, ne bir cilt bakımı, ne bir yaşlanma karşıtı krem… Ay ne bileyim başka neler yapıyor insanlar (hakikaten ne yapıyorlar yahu? Onu bile bilmiyorum bak…), işte onların yaptıklarından… Yok. Umarım başlarım diyor, sonuncuya geçiyorum.

Son olarak, daha sık pasta börek yapsam keşke. Kocamı çocuk gibi sevindirmiş olurum. O kadar nadir yapıyorum ki adamcağız son lokmasına kadar yiyor bayatlamış bile olsa. Çünkü bir daha ne zaman yapılacak Allah bilir! Yavru için epey tarif denedim aslında, tuzlu kekler, pratik atıştırmalıklar falan…Hepsi sağlıklı tarifler ve tabii ki bu sebepten “lezzet” denen şeyden eser miktarda bulunuyor. Yavrunun lütfedip yemediği o “şey”leri bile yedi adam. Ay bak vicdan yaptım, ben bunu daha sık yapayım.

17 Ocak 2018 Çarşamba

Challenge geldi haaanım! 1/2 Şükrettiğim Evim

Sevgili Mina’nın daha önce başladığı ve her gün yazdığı bir challenge vardı. Günde 20 kere falan bloğunu ziyaret edip yayınlar yayınlamaz okuyordum ve “ne güzel her gün yazıyorlar yaa” diyerek imreniyordum. Bir tane daha başlamış! Haberini yine ondan aldım, üstelik haftalık bir challenge olduğu için hemen ben de iştahla atladım. İlk iki soruyla başlıyorum;

Nelere şükredersin, hangi minik şeylerden müteşekkirsin diye alıyorum bu soruyu… Önceki yazımda belirttiğim gibi, şükür defteri yazıyorum bu aralar, elimde kapı gibi arşiv var  Şaka bir yana, baktım da çok güzel şeyler yazmışım kendi minik dünyamla ilgili. Mesela iyi ki zayıfım, hiç endişelenmeden istediğimi yiyorum çok şükür demişim. Hâlbuki, bu zayıflık konusu yüzünden beni öyle bunaltır öyle sinirimi bozar ki insanlar… Sonraaa, artık insan gibi uyuyabildiğim için şükretmişim. Yavru gece bekçisi gibi davranmayı bıraktı, çok şükür uyuyoruz! Arada arıza veriyor ama 1,5 sene kesintisiz 4 saat bile uyumamış bir insan olduğum için aldırmıyorum.  Aslında yazdıklarımı okudukça insana huzur veren şeylerin gerçekten de ufak olaylar olduğunu anlıyorum. Ne bileyim maaşım şu kadar iyi ki böyle demiyorum da hep içimden çok şükür ayın sonunu getiriyoruz, kendimiz ve yavrunun ihtiyaçlarını karılarken düşünmek zorunda kalmıyoruz diye şükrediyorum. Bilmem ki, cumartesi sabahı (sabah dediysem hava daha aydınlanmamış) dizi çıkmış pijamalarımla mutfakta aile boyu kahvaltı hazırlıyoruz ve gülümsüyoruz diye şükrediyorum.  Bir sürü beceriksiz adamla çalışıyor olabilirim ama işimi düzgün yapma gayretimi kaybetmedim diye şükrediyorum. En çok, en çok, hayattayız ve sağlıklıyız diye şükrediyorum… Geçen gün, artık Bakanlığın otoparkında bomba araması için ihbar gelmiyor diye sevinirken buldum kendimi. Garip bir ülkede yaşadığımız için bunlara da şükretmek durumundayız ama olsun…

İkinci soru “evim dediğin yer” den bahsetmemizi istemiş. İçimden hemen iki şey geçiyor; “ay salon çok dağınık!” ve emlakçının sözleri “koca ev abla, mis gibi”. Salonun dağınıklığı hakkındaki tek açıklamam orayı 21 aylık bir yavrunun ele geçirmiş olması. Yere kadar uzanan büyük pencerenin yanında bir petek var, hemen oraya ona bir köşe yaptık. Yaklaşık 4 metrekarelik bir halımız vardı onu taşıdık, teyzesinin aldığı minik berjer koltuğunu koyduk, bir de minderlerle kitap okuma bölümü ayarladık. Yazı masası (Kare bir IKEA sehpa tabii hepitopu ) ve minik sandalyelerini yerleştirdik. Bunları yapmak için koltukları yemek masamıza kadar biraz daha ittik tabii ama zaten oda ne zamandır oraya buraya tırmanıp da kafayı çarpmaması için vagon yan yana dizilmiş durumdaydı… Ev bizim için fazla büyük diye ağlaşıp duruyorum ama salon iyi ki kocaman diye şükür listeme eklesem yeridir. Neyse işte, evimizde en sevdiğim yer yavru için hazırladığımız bu köşe oldu. Ankara soğuğuna rağmen hep sıcak olan ve ay sonunda “arabayı satıp da yakıt ve aidatı ödesek yetişir mi ki?” dedirtmeyen bir ev olduğu için de elbette ayrı seviyorum. Cephesi nedeniyle yazları insanı sıcaktan ağlatacak hale getiriyor olmasa, sabahtan akşama güneş almasını ve o aydınlığı da seviyorum. Ay ben bu evi baya seviyorum

13 Ocak 2018 Cumartesi

Bu haftadan kalanlar-1


Yazdıklarım türlü gibi, ortaya karışık gibi bir şey oldu :)
Bu uyarıdan sonra haftanın türlüsüne (raporuna) anlı şanlı bir salaklığımla başlamak istiyorum...
"Böyle memur memur ne olacağız ki, ne uzar ne kısalırız, bir yerlerden ek iş falan çıksa da devasa bir konut kredisi çekip ev alsak ve ömrümüzün yarısını borca bağlasak" diye gezinip duruyoruz, malum… İşte o ek iş fırsatı geldi; bir arkadaşım dış uzman başvuruları var dedi sağolsun, kabul edilip edilmeyeceğim belli değil ama proje tecrübemi düşününce olur bu iş diye kalbim pırpır etmişti. Neyse milyon soruluk formu doldurdum, kurumdan yazı aldım, evrakları imzaladım, taradım, sisteme ekledim… Amaaaa sisteme “submit” etmemişim. Ay kendimi nereden atayım! Zaten bir abukluk olduğunu anladım ama pazartesiye kadar vakti var, arkadaşa sorarım dedim. Başvuru pazar gün bitiyormuş meğer! Ayın 7’si pazarmış (takvime bakmayı bilmeyen insan)! Bu fırsat da moku mokuna kaçtı mı… galiba deliriciiiiim!                                         -    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -   
Bu ara modum düşük, özellikle Pazar gün (evet zaten varmış Pazar gününde bi’şey!) her şeye kızmak ve ağlamak istiyordum. Tabii ki özellikle de kocama... Galiba dediği doğru, “empatik sünger” bir balık burcu olarak, yakın çevremde gerçekleşen her şeyden etkileniyorum. Bir yakın arkadaşım boşandı, bir yakın arkadaşım -hatta karı-koca yakın arkadaşım-  bir çıkmaza doğru yuvarlanıyorlar, Ankara’daki tek yakınım olan kuzenim (aslında annemin kuzeni ama biz öyleymiş gibi büyüdük) ve çok sevdiğim eşi resmen depresyondalar; o kadar depresif bir haldeler ki ne birbirlerinin ne de çocuklarının durumunu net göremiyorlar… Ben de kısa sürede yoğun şekilde maruz kaldığım bu olumsuz duygu yüklemeleriyle baş etmekte zorlandım galiba. Zaten yavru doğduktan sonra kocamla ilişkimizin bazı yerlerde fazla gerildiğini fark ediyorum, bunu oturup konuştuk zaman zaman. Çoğu şey kendiliğinden normale dönmeye başladı (çünkü ben artık insan gibi uyuyabiliyorum, ay ben kötü bir anneyim evhamlarımdan olabildiğince arındım ve işte çocukla olması “mümkün olan” sosyal yaşantımıza tekrar dönmeye başladık, dolayısıyla gerilimizi azaldı) ve korkulacak bir durum yok. Ama elbette ben korkuyorum! Hem bu yakınımda olan bitenlerden etkileniyorum hem de normalde evin neşe potansiyelini yüksek tutan kocamın bu ara nedenini bilemediğimiz üzgün-sinirli hallerine bozuluyor, hatta kişiselleştiriyorum. Galiba biraz zamana bırakmak gerekiyor…
-    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -    -   
Şükür defteri yazmaya başladım. "Artık instagramda bir şeyler okumak bile istemiyorum……." diye söylendim önceki yazımda ama kabul etmek gerek, bana böyle olumlu bir katkısı da oldu. Beğendiğim birkaç sayfada şükür defterinden bahsedildiğini görünce neden olmasın dedim. Zaten çok şükreden bir insanım, hem içimden hem dışımdan sürekli zikrederim beni mutlu eden şeyleri… Yine de bunları büyük küçük demeden toparlayıp yazmak çok iyi geldi. Dev olaylar olmasını beklemiyorum yazmak için; “çok şükür ki işten erken çıkmak istediğim günler kullanacak bir arabamız var” diye yazdım geçen gün. Çünkü bazen eve sadece 15 dakika erken varmak için cebimdeki son paraya kadar verebilirim gibi geliyor, o derece bunalıyorum. İşte o 15 dakika ve onu bana kazandıran araba benim için gerçek bir şükür sebebi. Bir güzelliği daha var bunları yazmanın; akşam şükür defterine yazacaklarımı gün içinde zihnimde biriktirmeye çalışıyorum ve içim kıpır kıpır oluyor. Faydalarını biraz daha abartıp şunu da söyleyebilirim, bu aralar bozulan uykularımın birkaç gündür yeniden düzelmesini bile buna bağladım, çünkü uyumadan önce deftere yazdığım her şey yüzümü güldürüyor, gevşiyorum.  Umarım böyle devam ederim. 
100 sayfaya falan ulaşmadan bu haftayı burada bitiriyorum.

Challenge geldi haaaaanım! - Haftanın olayı

Haftanın en güzel olayı neydi (bknz: Challenge 6. Soru) diye düşünürken, aklıma sadece yavrunun türlü sevimliliklerinin gelmesi acaba neyi...