4 Aralık 2017 Pazartesi

Nefret top6 listesi

Olumsuz şeyler düşünme, olumsuz şeyler yazma, olumsuz hissetme (cümle içinde şu ana kadar 3, tane olumsuz (aha 4!) kullandı bile!) diyorum kendime… Böyle böyle gaz vermeye çalışıyorum, fakat “yazmazsam çatlayacağım” kontenjanımı kullanarak bugünkü “nefretli” yazımı yazmak istiyorum. Nefret top6 listem aşağıda!
Bu aralar iş yerinde bir çeşit “deli”yle uğraşıyorum Değil birlikte çalışmak, aynı ortamda bulunmak bile istemediğim tiplerden biri… Neyse, hem anlatmış olayım hem de listemde ilk sırayı almış olsun o zaman, başlıyorum:
  1. “Aklı var, fikri yok” lar: Sözlerinin/davranışlarının sonuçlarını kestirme becerisi olmayan, düşünce dünyası sınırlı, sosyal uyumsuzluk çeken tiplerden yani. Bu aralar bu tipten elimde bir tane mevcut… Aslında benim birimimde değil, ama bir proje için ortak iş yapmak zorunda kalıyoruz. Olur olmaz yerlerde dan dun konuşuyor, insanların yanında konuştuklarını hiç süzmeden aynen taşıyıp başka yerlere yayıyor, kendinin üstü insanlara saygısızlığa varan sertlikte e-postalar yollayarak işini takip ettiğini iddia ediyor, sürekli yüksek sesle konuşuyor, hafif paranoyak şiddetli alıngan, kafasına bir şey takınca onun dışına çıkamıyor… Günlerdir iş yapacağımız sürenin dörtte üçünü buna laf anlatmakla geçiriyorum… Yalnız çok dikkatli olmak lazım bu tiplerle konuşurken, kulak memesi kıvamında kurabiye hamuru hazırlamak gibi bi’ kıvamı var; otoriteni hissettireceksin ama korkutup üstüne sıçratmayacaksın, tatlı dille konuşacaksın ama senden destek aldığını düşünüp coşmasına müsaade etmeyeceksin, mesafeni milimetrik ayarlayacak asla bozmayacaksın, senin sözlerinden anlamlar çıkarmasına ya da birilerine taşımasına bir önlem olarak konuşurken kelimelerine hatta mimiklerine bile dikkat edeceksin. Yorucu. Çok yorucu. Neyseki, biz günlerdir bu döngüde yuvarlanırken konuşmalarımızı yan kübikten dinleyen bir yakın arkadaşım beni profesyonelliğimden ötürü tebrik etti de biraz motive oldum. İşte bu gazla çocuğu öldürmeden işimi tamamlamak için gün sayıyorum.
  2. Cahiller/ Cahil cesareti ile her halta burnunu sokan fakat hiçbir işin sonunu getiremeyenler: Bu modeller bende seyrimeye neden oluyor. Bunlar konuşmaya başladığı zaman kaşım gözüm seyriyor, soldan soldan inme geliyor bana… Allahım cahil insana tahammül edemiyorum! Bilmemek değil öğrenmemek ayıp lafına gönülden inanan bir Mızmız olarak, bir işe girişen insanın o konuyla ilgili genel kavramları, terminolojiyi ve en azından temel mantığı bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunların kenarından bile geçmeden toplantılarda söz alıp konuşanları görünce üstlerine şununla vurmak istiyorum;                  

Telefonundan bir kelime aratıp az sonra anlamını bilmediğini belli eder şekilde o konu hakkında konuşan insanımsı gördü bu gözler!

  1. Her şeyi çıkar amaçlı olarak değerlendirenler: Ne acıdır ki bu tipler 2 katmanda yoğunlaşıyor; yönetici ve alt birim elemanları. Hadi ikincisine -sinir de olsan- köylü kurnazlığı diyor, gerçekten görgüsü ve algısının sınırlı olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyorsun. Peki yöneticiler? Yahu benim yaşım kadar süredir meslekte bazıları, insan azıcık utanmaz arlanmaz mı? Her işe/ projeye/ göreve ben buradan ne çıkar sağlayacağım diye bakmak olur mu? Baktı ki işin biraz maddi ayağı da var, ağzının suyunu akıtarak o işe atlamak, o işten tecrübe kazanacak ya da faydalanacak genç insanların önünü kesmek vicdani mi? Allah ıslah etsin diyor, burada kesiyorum…
  2. Tembeller: Tembel insana uyuz oluyorum. Başka nasıl açıklayacağımı bilemiyorum, hissettiğim şey uyuz olmak. Yanlarına yaklaşmak dahi istemiyorum. İş yerlerinde ne yazık ki özellikle devlet kurumlarında, tıkır tıkır gelen maaştan mütevellit kendini salmakta bir sakınca görmeyen, onun yapmadığı işin çalışan bir arkadaşının omzuna yükleneceğinin bilinciyle gevşemiş, hatta bazen tembelliğini açıkça dile getirmekte bir beis görmeyen “asalak” tipler… Kocamın bu konudaki anısı daha efsane; iş yerinde bir dosya ile ilgili işlem istediği 30 senelik memur işi yapmıyor… Bir oluyor, iki oluyor, benim koca 3. Kez üsteleyince kadın ağlamaya başlıyor! Ben bunu hiç yapmadım bilmiyorum çok üstüme geliyorsunuz diye… Şimdi şu iki şeyi aynı cümlede kullanalım: “30 senelik memur” – “Daha önce yapmamış/bilmiyor” !
  3. Daha ilk cümlede hayat enerjini sömürenler: Ben kendime çok yüklendiğimi düşünüyorum bunları görünce, ben olumsuz bir insansam bunlar ne? Ben sadece gerçekçiyim, söylenmeyi severim evet ama o da kendi kendime. Enerji bükücülerse bambaşka bir “şey”, çünkü; daha ilk cümlesinden başlayarak içinize bir taş oturtmayı başarırlar, konuşurken kullandıkları ses tonu bile tansiyonunuzu bir aşağı bir yukarı vurmaya yeter. Size yapılması gereken o işin ne kadar zor yahut imkânsız olduğunu, herkesin yamuk bir onun doğru olduğunu, ne kadar çok çabaladığını ama olmadığını, feleğin sillesini, çileeeeee diyen bülbülü anlatır. Şişersiniz, patlayamazsınız. Yaptığınız işten soğursunuz. Biraz uzun konuşursanız hayattan bile soğursunuz. Görünce kaçın diyorum.
  4. İş çalanlar: Bunlar kendilerini aşırı akıllı zanneden grup. Yaptığınız işi siz yokken sahiplenmeye çalışanlar hep bunlar işte. Elimden aldığı bilgi notu/doküman/belge ile makama çıkıp, hazırlamadığı gibi zahmet edip göz bile gezdirmediği o çalışma hakkında ahkâm kesmeye çalışanlarla bir arada çalışıyorum uzun zamandır. Sorumluluk hassasiyeti yüksek - tabii bir de salak bir “inek”- olduğum için kendimi bunlardan korumayı hala ve hala tam olarak öğrenemedim. Mal gibi çalışıp yaptığım işi başkalarının kullanmasını izliyorum. Sonra o işin hamallığı tekrar bana yıkılıyor yalnız inanır mısın? Cambaz olsa yapamaz diyorum bu elden ele aktarmayı, ama yapıyorlar. İhale bana patlıyor, kaymağını onlar yiyorlar.
  5. ......


Ayyyyhhh! Daha yazacaktım ama yazdıkça işe gitme hevesim sönmeye başladı, rahatlamak için yazdığım yazı bana pahalıya patlayacak, burada bırakıyorum!

22 Kasım 2017 Çarşamba

Özverili deli...

Instagramda takip ettiğim bir anne var, çok güzel okumalar yapıyor ebeveynlikle ilgili, tavsiye ettiği kitaplardan okuyup faydalandığım çok oldu… Eric Fromm’un kitabından alarak şu postu paylaşmış hemen ekran görüntüsü aldım, ne zamandır üzerinde düşünüp duruyorum:

İlk okuduğumda da çok etkilenmiştim fakat sonradan, aklımda dolanıp duran düşüncelerle birleştikçe kalbime fil gibi oturdu. Çok fazla şey var yazmak istediğim, nasıl ifade edeceğim bilmiyorum ama bir deneyeyim...
Sürekli şunu söylüyorum; çocuğum onu beklentisiz olarak sevdiğimi bilsin ve kendini benim için bir şey başarmak zorunda hissetmesin. En büyük korkularımdan biri bunun aksinin gerçekleşmesi; çünkü ben küçükken bana asla koşullu sevgi cümleleri kurulmadıysa bile ben kendimi hep başarmaya mecbur hissettim. Düzenli, düşünceli, çalışkan, saygılı vs. olmaya da… Sadece ben değil, benim yaşıtım hemen her çocuk az çok böyle büyüdü belki. Anadolu lisesine hazırlık diye bir şey vardı yahu, o psikolojik baskıyı ortaokulu Anadolu Lisesinde okuyan akranlarım bilir. “Adam olması” okumasına bağlı memur çocuğunun klasik dramı diyelim biz şuna, belki bir de 80’lerde orta gelirli Anadolu ailesinde çocuk olmak. Neyse uzatmayım, şu an süren bazı kontrolcü hallerimi, başarmak ile ilgili takıntılı durumlarımı bu yetiştirilişe bağlıyorum. Daha ilkokul 4. Sınıf öğrencisiyim, dershane seviye tespit sınavı yapıyor, 18. olmuşum, annem bana günlerce tripleniyor, neymiş bu sefer ilk 10’a girememişim. Allahım, bu nasıl bir saçmalık?! Eh, çok da haksız sayılmam değil mi bu hallerimi o günlere bağlamakta? İşte, ilk olarak çocuğumda böyle bir his yaratmaktan ödüm kopuyor.
Bunu yapmamak için -tabii el kadar yavruyu sınava hazırladığımız yok, ama herhangi bir koşulluluk mesajı vermemeye diyeyim- azami gayret sarf ederken, bazen kendi kodlarımla savaşa girmiş oluyorum. Onu zorlamayayım, yönlendirmeyeyim, gerçekten ama gerçekten gerekmedikçe yapma demeyeyim, mesela yorgun ya da hastaysam bunu hissettirmeyeyim, dilini daha iyi çözeyim onu anlamadığımı düşünmesine izin vermeyeyim derken… derken bazen içim daralıyor. Çünkü mesela ben elektronik aletlerin düğmesine çocukların basmadığı, yemek yerken etrafa döküp saçılmadığı, parkta kaydırağın en tepesine tırmanılmadığı bir evde büyüdüm. Bunlar çok mühim şeyler değil, bu kısımları aşıyorum, ama mesela markette ya da restoranda eşyaları veya kendini yerlere atan yavruya müdahale etmek istiyorum. Kendimi tutuyorum, kendimle boğuşuyorum, iç sesimle kavga ediyorum ama ağzımdan “tamam oğlum, istediğin kadar oyna… haa ağlamak mı istiyorsun, ben yanındayım” cümlesi çıkıyor. Bir süre sonra o kriz geçiyor, yavru neşesini kaybetmiyor ama ben kaybediyorum. Sürekli ona yanlış mesaj verir miyim kaygısıyla cümlelerimi tartıyorum, tavırlarımı irdeliyorum. Kendimi yeterli hissedemediğim gibi, ne hedeflediğimi ne de içimden beni dürten şeyi yapamamış oluyorum.
Böyle olunca ne oluyor biliyor musun?  Ben çocuk yetiştirmekten kocam kadar zevk alamıyorum. Gerilimli anlarda yıpranıyorum ya da kendi içimde gerilimler icat ediyorum. Kocam mutlu, o çocuğuyla Mars’a bile gidebilir, ben markete bile gitmek için düşünüyorum. O ikinci bir çocuğun evimize neşe getireceğini söylüyor, ben o sırada panik atak krizi geçirecek oluyorum.
Bunun böyle olmaması gerektiğini biliyor ama düzeltemiyorum.
Kitaptan alınan bu yazı da o yüzden içimi oydu. Özverili olacağım derken, onu doyasıya sevdiğimi göstereceğim derken hadi onu anneliğimle eziyorsam, ezersem? Hadi bu kitapta dediği gibi benim bunalmış halimi hissederse? Hadi kendini bana karşı sorumlu, yükümlü hissederse? Böyle düşününce çok üzülüyorum.

14 Kasım 2017 Salı

Manyaklık parayla değil ama fizik tedavi öyle...

Yavru doğduktan bir kac gün sonra sirt agrilarim basladi... Sonra o agrilar artti, belime dogru indi; hem belim hem sirtim agriyordu artik, süperdi! İlginçtir, yavrunun bana insaf edip -kendimi 7. kattan atmayim diye- duzgun gece uykusu uyuduğu bazi kisa donemlerde ağrılarım gecti. Ben de sevindim. En son kurban bayrami araliginda gece zibilyon kere uyanip meme isteyen yavruyu -mu camdan atsam acaba dedigim sabah sag kolum omzumdan itibaren tutmuyordu. Agrisi ve kolumun yukarı kalkmayi reddetmesi bir ay kadar sürdü. Fizik tedavi hastanesine gittim muayene oldum, zorlamissin tendonlarin şey olmus da şey şey şey... Dediler. İlaç falan kullanamadim tabii emziriyorum diye, yavru yine duzgun uyudu bir müddet, düzeldim. Son bir haftadir ise boynumdan belime kadar bir cizgi ve sag kolum berbat durumda. Hayatimda bu kadar acı çektiğimi bilmiyorum. Sezaryen olduktan sonra 2.gunden itibaren verilen agri kesicileri almamis insanim ben ama bu agri bi baska...Yatamıyorum. Oturamiyorum. Kalkip yuruyemiyorum. Boynum kisitli bir aciyla hareket ediyor ve ağrım hic gecmiyor. Ilk gun aile hekimine gitmiştim. Gordugu an emzirmeyi kesip su kas gevseticileri iceceksin, göğsüne aci sür bant yapistir ne yaparsan yap! 19 aylik olmus daha ne emecek diye beni fircalayip yolladi. Amac sadece is yerine verecek bir rapor almak oldugundan fazla sallamadim, oyle bir yontemle emzirmeyi kesemem! Haa tabii hadi iyilesemezsem ilac almak zorunda kalirsam mecbur kalirsam diye bi saat agladim o ayri... 3 gun masaj sicak su sicak dus hatta hacamat denemeleri ile azicik toparlayip gece emzirmesini kesmeye calistim. Hala gece uyaniyor ama meme yok dedigim zaman aglamaz oldu. Peki ben ne oldum? Hala berbat haldeyim. Dun bir özel fizik tedavi merkezine gittim. Kaslara akim vererek actilar, sonra sicak kompres, sonra bir talim germe acma hareketleri... Oradan ciktigimda sonunda bir nefes aldim.
Bugun sabah kalktigimda ise ayniydim. Hatta sol tarafım da tutulmaya baslamis. Niye? Cunku gece boyu duzgun uyumadim. Halbuki yavru 2 kere kalkti gece, bakti meme yok biraz salladim 15 dakikaya uyudu. Ben neden uyuyamadim? Çünkü gergin manyagin tekiyim. Ha uyandi ha uyanacak, ha agladi ha aglayacak... Kolum agridi agriyacak. Sabaha kadar kendimi kastim durdum. Daha dogrusu oyle yapmisim simdi anliyorum. Dun o kadar acildiktan sonra bu hale gelemem baska türlü. Kendime gicik oluyorum. Kolum kalksa belki iki tane cakardim şöyle...
Allahim benim derdim ne? Simdi yola dustuk annemlerle memlekete gidiyoruz. Onların gitmeleri gerekliydi, ben de bu halde yavruya bakamam tek başıma. Peslerine düştüm gidiyorum. Orada 4 gun bir fizik tedavi kerkezi bulup gidecegim. Hem belki biraz moral bulur gevserim. Ankaraya da dönünce kendime bi psikolog falan bulsam iyi olacak galiba.
Sorucam bakalim, deli miyim neyim? 

3 Kasım 2017 Cuma

Sen Mızmızsın mızmız kal!

Taslaklarda bir yazı duruyor; “… bu kadar uykusuzluğa ve kendime 10 dakika zaman ayıramadan yavrunun peşinden yatağa koşmama rağmen depresyona girmedim, aman da aferin bana, ne kadar da iyimser olmaya başladım…” falan diyor. Yayınlayamayacağım için burada gömebilirim kendi yazdığım yazıya.

Hayır da, otuz küsur senelik Mızmız, iki hafta iyi idare ettin diye kendini ne zannettin? Hayata küsmeyince ne oldum sandın? Ayol iyimserlik senin neyine? Tamam, 16lık melankolik çiçek değilsin artık ama ayıp yahu, eşek kadar oldun, o kadarcık da düzelmiş ol. Üstelik bir de ruh hali seninkine endekslenmiş bir insan yavrusu var evde, herhalde hofff pofff diye gezemeyeceksin. Ay kendime gıcık kapıyorum şu an. Hemen vermiştim coşkuyu, galiba biraz da inanmıştım artık gerçekten daha olumlu bir insan olduğuma. Ta ki, bu hafta 5. kez gece yarısında kalkıp geri uyumayan yavruyla uğraşıp sinir krizi geçirene dek… En sonunda “aaaaa yeterrrrr uyu artık oğluuummmm” diye bağırdım. Tabii sonraki üç gün falan müsait olduğum anlarda ağladım ve kendimden nefret ettim.
Sonuç olarak hala kendime sinir oluyorum ama üzgünüm, yavrunun bu çözülmek bilmeyen uyku olaylarına da sinir oluyorum. Yeter yahu, cidden yeter. Karşıma alıp, “dana kadar oldun evladım, uyumalısın artık, ben de normal insanlar gibi yaşamalıyım; ay bu gece kaç kere kalkacak, şimdi yatarsam 13 dakika kazanırım, 5 kere kalkarsa şu kadar uykusuz olurum, kalkar da uyumazsa iş yerinde perişan olurum diye düşünüp gerilmeden kafamı yastığa koymalıyım” diye anlatasım var. Anlatsam büyük ihtimalle alacağım cevap “Anne uyku? Nen nen? Hayırrrrrrr… Anne meme? Memeeeeeeee” şeklinde olacak.
Bu ara her olayın başı ve sonu, her kavuşmanın neticesi, her ayrılığın öncesi “meme”. 18 ay kontrolünde doktoru uyarmıştı; anneye yapışabilir, babayı itebilir hatta babayla rekabete başlayabilir, uykular sorun olabilir ve 2 yaş sendromu öncesi ilk sinyalleri görebilirsiniz diye. Sağolsun, literatürde yer alan hiçbir bağlanma atağını atlamayan oğlum bunu da atlamadı. Cafcaflı 18 ay bağlanma atağını dibine kadar yaşıyoruz; yavru, ben ve meme. Baba bu sırada, artık gece ben kalksam da seni istiyor gerekçesi ile sabaha kadar horul horul uyuyor ve sabahları da “yorgun” uyanıyor. Yüzünde uykusunu iyi almamış insan ifadesini görünce yastığı kafasına atmak (hatta yastığın da üstüne oturmak)  istiyorum. Uyuyan herkese sinir oluyorum, gece apartmanın zillerini çalıp kaçasım var mesela, kimse uyumasın! Neyse konuyu dağıttım, atak diyordum, kafama tuğla atılmış gibi beynimi zonklatan atak. Geçecektir yakında diye ümit ediyorum. 12-13 ay civarı da yaşamıştık bir benzerini… Bu şiddeti azaldığı anda ilk yapacağım gece emzirmesini kesmek. Çünkü artık ne fiziksel ne ruhsal olarak dayanamayacağımı anladım, zaten bunu yapmazsam 2 yaşına kadar emsin düşüncemden de uzaklaşacağım. Şu vakte kadar onun duygusal olarak ihtiyacı olduğunu hissettiğim hiçbir şeye müdahale etmedim, kendiliğinden geçsin diye bekledim. Yine vicdanım ve tahammülüm arasında sıkışmış durumdayım, ne olacak bakalım, göreceğiz.
Bunun dışında her şey aynı; günlük telaşlar, işler güçler, her sabah hava soğuk yaa oflamaları, küçücük çocuktan 10 saat ayrı kalınır mı yaaaaa diye bağıran iç ses, sanki önceden iyi uyuyan bir çocukmuş gibi ahh acaba beni özlüyor da ondan mı gece uykuları böyle oluyor diye vicdan parçalamalar…
Bu da bir iç dökme ve başarısız bir iyimserlik denemesinin sonucu olarak burada dursun. 

26 Ekim 2017 Perşembe

Sonbahar neden sevilmez?

Sonbahar neden sevilmez diye yazacaktım bir ara, neredeyse kış geldi, yazamadım. O sıralar herkes eylüle övgüler düzüyor, sonbaharın neden çok güzel olduğunu anlatıp duruyordu. 
Ahahahaha çok da alakalı olmadı ama bayıldım:)
Gerçek hislerimse bu suratta saklı tabii

Herkes sonbahar güzellemesi yapadursun, ben de içimden, “tabii bütün yaz Bodrum’da kavrulmuş fıstık kıvamına gelene kadar tatil yapan sizsiniz, sıkıldınız da sonbaharı çağırıyorsunuz” diye fesat fesat söyleniyordum… Hâlbuki herkes gezip tozmuş değildi ( mesela canım Güneş blogunda mis gibi açıklamıştı sonbahar sevgisini) yine de nedenini çok iyi bilmediğim bir şekilde hepsine sinir oluyordum.
Sonra düşündüm, sonbaharla ilgili nefretim aslında doğrudan güneşin erken batması ve havaların soğumasıyla ilgili! Güneşle sarj olan, üşümektense şıpır şıpır terlemeyi tercih eden bir insanım. Yazları günde 3 kere bile banyo yaptığım olur, suya bayılırım, ama yağmurda ıslanmak, ı-ıh bana göre değil. Kar desen, evden kalorifer peteğine dayanmış koltuktan dışarıyı izlemeye varım, en iyi ihtimalle kardan hemen sonraki yumuşak havada biraz yürümeye, ama hepsi bu.
Yahu bir de tahtta en uzun kalan padişahla yarışırcasına uzuuuun zamandır aynı kişinin yönettiği bu şehirde yaşamak var. İki damla yağmur yağar trafik alt üst olur, yağmur yarım saat sürerse alt geçitler akvaryum olur, eve vaktinde gitmek hayal olur! Ben ne yapayım bu memlekette sonbaharı?! Gördüğümüz ağaçlar refüjlerdeki zavallı çamlardan ibaret, hani sonbaharın renkleri? Gökyüzü gri, binalar gri, birlikte çalıştığım adamların takım elbiseleri gri…
Bak bu cok gerçek işte
Evde bir de yavru var, biyolojik saati anasına benzeyen… İşe ilk başladığımda bile sorun çıkarmayan çocuk, havaların erken kararması ile birlikte ikindi vakitlerinden itibaren gamlı baykuş bakışlarını takınıyor, bulduğu her sebebi değerlendirerek huysuzluk ediyormuş…
Bu durumu da ekleyince nisana kadar bol söylenmeli, haziran ortasına kadar oflamalı poflamalı bir döneme girmiş bulunuyorum.
Sonbahar, sana uyuz oluyorum. 

18 Ekim 2017 Çarşamba

Kuru boyadan çocuk ruhuma...

Köşedeki minik masa ve ondan minik sandalyeye baktıkça ağlamak geliyor içimden. Hatta dayanamayıp bir resim çiziktirdiğim büyük boy resim defteri ve rengarenk kuru boyalara da. Yavrunun yarın, "üstünü başını boyamadığı" gerekçesi ile muhtemelen beğenmeyeceği boyalara yani...
Biz çocukken her şey azdı ama kıymetliydi, ay pek güzeldi diye nostalji yapıyoruz, böyle pembik bir dünyadan bahsediyoruz ya, bence biraz yalan... Yahu o kadar güzeldi madem, niye ucuzlukçu bir marketten aldığım uyduruk kuru boyaları elimden bırakmak istemiyorum? Niye içimde doymamış bir his var?

Ya da daha geçen kendi babamla niye tartışacak oldum yine bir kalem yüzünden? " Of baba tamam bırak istediğini yapsın! Etrafı boyayacak diye ilk okula kadar boya vermeyelim mi çocuğa?!" diye neden diklendim?! Halbuki ben de istemiyorum duvarları ve mobilyaları gökkuşağı gibi yapmasını... Ama yine de o "hayır"ı duysun istemiyorum! Bizim evde elektronik aletleri kurcalamak yasaktı mesela, mazallah bozulurdu falan, dünyanın sonu gelirdi! Hala teknolojik şeylere bir mesafe ile yaklaşmamda bunun payı var bence.

Nasıl anlatayım bilmiyorum; hem bazı sınırlar olduğunu öğrensin istiyorum hem de bizim çocukluğumuzdaki gibi aman kirlenmesin, kırılmasın, kaybolmasın diye tembihlenerek ve bunu bozarsam/ bitirirsem yenisini alamam diye içlenerek büyüsün istemiyorum.

Mesele yoksunluk değil. Her şeyimiz vardı küçükken, alınmamış bir ihtiyacımız hiç olmadı. Arabesk sahneler yaratmaya gerek yok. Fakat içimde garip bir sıkışma oluyor; bir eşyanın ondan daha kıymetli olduğunu ima etmekten bile korkuyorum yavruya... Öyle hissetmesinden ödüm kopuyor!

Bir de en korktuğum şey sevgimi bir koşula bağlı sanması. "Benim için" başarılı olmak, iyi olmak, herhangi bir şey zorunda olduğuna inanması... "Benim için" o benim yavrum. Bu kadar. Bu kadar olmalı. Fazlasını beklemeye hakkım yok. Sevgim bir koşula bağlı değil ve asla olmamalı. Yine de alttan alta o kadar çok "sizin için saçımız süpürge" mesajını hissederek büyütüldük ki, buna karşılık bir şeyler yapmak, başarmak, "iyi olmak" zorunda hissettik... Yavru böyle hissetsin istemiyorum. Benim tek şansım şuydu; bu alt mesajlara rağmen sık sık sevildiğimi söyleyen, yanlış yaptığımda üzüldüklerini belli etseler de arkamda duran bir ailem oldu. Yine de, 31 yaşımı bitirirken kendimi kanıtlamak zorunda olduğum konular var gibi hissediyorsam bu işte bir yanlışlık var. Bu yanlışa kendi çocuğum için düşmekten delice korkuyorum.

Bir kutu boya ve resim defterinden geldiğim noktaya bakarsak, ebeveynlik ya da psikoloji kitaplarına ara verme fikrimi de geri çekiyorum.

Sanırım içimdeki minik insanın hala tamire ihtiyacı var.

13 Ekim 2017 Cuma

Evlilik dedigin...

Bugün boşanmak üzere olan bir arkadaşımla dertleştik… Duyduğumuzda klişe gibi gelen “evlenince maskesini bıraktı, gerçek yüzü ise tahammül edilir gibi değildi” cümlesini onun da ağzından işittim ve bu kez anladım ki böyle bir olay var… Evliliğin temeli sevgi, saygı, evet ama her şeyin temeli zaten bu değil mi? Kendini insan gibi hissetmenin ve kendinle geçinmenin temeli de bu! Başka türlüsü mümkün mü? Asıl olay başka yerlerde gizli. 
“Evliliklerinin iki katı fazla süredir birbirlerini tanıyan, uzun yıllarını birlikte geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu noktaya geliyor?” sorusundan belki bir doktora tezi çıkar (belki çıkmıştır bile!). Herkes birbirine bu soruyu soruyor etraflarında böyle durumları gördükçe. Çok da derin düşünmeyi bir yana bırakırsak benim bugünkü konuşmadan aldığım yalın cevap şuydu; evlilik bir sürü sorumluluk ve süreç içerisinde şeffaflık gerektiren bir müessese; eğer bu sorumlulukları taşıyacak kadar olgunlaşmamışsan ve içini açacak; hem yamuk taraflarını ortaya serecek hem de düzeltmeye çalışacak kadar yürekli değilsen, olmuyor. Olmuyor.
En basitinden; flört döneminde paylaştığın yemeğin hesabını ödemeye benzemiyor büyük maddi sorumluluklar altına girmek… ya da ne bileyim, o kusarken başını tutmak hasta sevgiline geçmiş olsun mesajı atmaya benzemiyor… Birbirinin ailesine karışmayı ve en önemlisi çocuk sahibi olmanın getirdiklerini söylemiyorum bile. Bunlar zaten insanı deprem gibi sarsıyor.
Şeffaflık dediğin de başlı başına büyük bir olay, şunları cevaplaman gerekiyor: Hatırlamak istemediğin çocukluk anılarını açacak kadar gardını indirebilir misin ona karşı? Yargılanmayacağını bilecek kadar ona güvenir misin? Seni eleştirdiği zaman doğrudan savunmaya geçmek yerine gerçekten bir sorun olmasa bana böyle demezdi diye düşünecek kadar kendini teslim edebilir misin? Yapamıyorsan yine zor dostum…
Anlattıklarını hep bunları düşünerek dinledim. İşte bunlar olmayınca senin ne kadar çabaladığının bir önemi kalmıyor, olmuyorsa olduramıyorsun. Hele ki kendini sevmeyen birine bunları anlatamıyorsun. İçindeki çaresiz ve agresif çocukla senin başa çıkman mümkün değil, bu noktada buluşmadıkça bu işi yürütemiyorsun. Sonra işte, “her şeye yazık oldu” cümlesiyle kalakalıyorsun.

Nefret top6 listesi

Olumsuz şeyler düşünme, olumsuz şeyler yazma, olumsuz hissetme (cümle içinde şu ana kadar 3, tane olumsuz (aha 4!) kullandı bile!) diyorum ...